Home / Yazılar / Enkazdan Kaçış: Mücahit Bilici ve Post-Kemalizmin Son Savunması

Enkazdan Kaçış: Mücahit Bilici ve Post-Kemalizmin Son Savunması


Türkiye entelektüel tarihinin en maliyetli parantezlerinden biri kapanırken, o parantezin mimarlarından yükselen seslerin niteliği, yaşanan fiyaskonun derinliğini göstermesi bakımından ibret verici. İlker Aytürk’ün başlattığı “Post-Post-Kemalizm” tartışması, esasen 1980 sonrası Türkiye sosyal bilimler paradigmasını domine eden, 2000’lerde ise AKP iktidarına paha biçilemez bir meşruiyet ve kavramsal cephane sunan liberal-sol aydın çizgisinin metodolojik ve siyasal kadükleşmesini teşhir ediyor. Aytürk’ün makalesi bitmeyen bir hareketi bitiren, olmayan bir şeyi oldurmaya çalışan bir makale değil. Makale olanı teşhir etmede çok başarılı. Öyle olacak ki yazıldığı günden beri etkisi artarak devam ediyor ve tartışmalar bitmiş değil. Bugün Serbestiyet’te çıkan, “Post-Post-Kemalizm veya Memur Çocuklarının İsyanı” da bu tartışmaya bir şekilde katkı sunan yazılardan biri.

Çok hızlı bir girişle Mücahit Bilici yazıda ne yapmaya çalışıyor? Bilici’nin tartışmaya verdiği yanıt tam da Post-Kemalist bagajın sığınabileceği son limanı özetliyor. Hakiki bir özensiz eleştiri ve tarihsel yüzleşmeden kaçmak için meseleyi psikanalitik bir hınca, ucuz bir sosyolojizme ve “memur çocuklarının imtiyaz yası” retoriğine indirgemek. Böyle söyleyince her şeyi baştan söylemiş oldum fakat dayanamadım…

Bilici’nin metni, ilk bakışta zekice kurgulanmış bir sınıfsal içgörü gibi görünse de, derine inildiğinde liberal vesayetin kendi başarısızlığını örtmek adına başvurduğu klasik bir mefhum kaydırma ve fail gizleme egzersizinden başka bir şey değil. Yıllarca “askeri-bürokratik vesayeti geriletme”, “toplumun çeperini merkeze taşıma” ve “sivilleşme” illüzyonlarıyla ambalajlanan projenin enkazı ortadayken; bu enkaz karşısında dehşete düşen kamusal kamuoyuna, “Bugün Post-Kemalizmle hesaplaşma hıncı taşıyanlar Kemalist dönemin memur-asker çocuklarıdır. Bunların imtiyazları ekonomik olmaktan çok sembolik ve politikti. Anne babaları devletin ahlaken mazbut, ideolojik olarak itaatkar hizmetkarlarıydı. Bu çocuklar kültürel üst sınıf olarak dindarlarla eşit olmaya vaktiyle rıza gösterdikleri için şimdi pişmanlık duyuyorlar.” demek açık açık, “Siz aslında demokrasiyi değil, anne-babalarınızın kaybettiği imtiyazları arıyorsunuz” demek anlamına geliyor. Bu entelektüel bir analiz değil, ahlaki bir kaçamaktır.

FAİL-SONUÇ DİYALEKTİĞİNİ BOZMAK: PASİF İZLEYİCİ ROLÜ

Bilici’nin argümanının merkezinde, Post-Kemalizm’i rejim değişiminin ve bugünkü otoriterleşmenin nesnel bir aktörü olmaktan çıkarıp, “gelen tarihsel değişime sadece el sallayan pasif bir izleyici” konumuna oturtma çabası yatıyor. Çabasını takdir ediyorum fakat bunu yazının genel havasına yedirmeye dahi çalışmamış. Kabak gibi ortada olan bir şey var: sorumluluktan kaçmak ya da kaçırmak. Ona göre Post-Kemalizm bir sebep değil, sonuç; dolayısıyla bugün yaşanan kurumsal yıkımdan veya popülist keyfilikten sorumlu tutulamaz.

Bu, metodolojik olarak kabul edilemez bir tarihsel revizyonizmdir. Bir düşünsel gelenek, 1990’lardan itibaren üniversiteleri, araştırma merkezlerini, medya organlarını ve uluslararası fon ağlarını kontrol edip; 2000’lerde devlet mekanizmasının tasfiyesine teorik zemin hazırlayacak, Ergenekon/Balyoz süreçlerinden 2010 Anayasa Değişikliği’ne kadar her kritik virajda iktidarın entelektüel kalkanı olacak, sonra da işler radikal bir patrimonyal otokrasiye evrilince “Biz sadece tarihin akışını izliyorduk” diyecek öyle mi? E durun daha karpuz kesecektik…

Post-Kemalizm, Türkiye’de vesayetle mücadele adı altında kurumsal kapasitenin, anayasal güvencelerin ve liyakat sisteminin imha edilmesinde meşrulaştırıcı ana dildir. “Çevre-merkez”, “dindar mağduriyeti” ve “askeri vesayet” kavram setleriyle inşa edilen bu dil, yeni rejimin operasyonel aygıtı olmuştur. Dolayısıyla, tasfiye edilen kurumların yerine inşa edilen bu koyu keyfiliğin mimarları, “biz sadece nesnel bir sürecin tanığıydık” diyerek ahlaki ve siyasal sorumluluktan sıyrılamazlar.

KURUMSAL ÇÜRÜMEYİ DOĞALLAŞTIRMAK

Bilici’nin metnindeki en agresif ama bir o kadar da sığ hat, Post-Post Kemalist eleştiriyi ve toplumdaki meşru infiali “memur-asker çocuklarının rövanşı” olarak etiketlemesidir. Bu yaklaşım, kavramsal zarafet kılığına girmiş vur-kaç taktiğidir.

Türkiye’de liyakatin imhasından, Anayasa’nın rafa kaldırılmasından, üniversitelerin içinin boşaltılmasından ve kamu kaynaklarının yağmalanmasından duyulan rahatsızlığı “eski elitlerin kaybolan sembolik imtiyazlarına yaktığı mertebe yası” olarak kodlamak, mevcut popülist yağmayı doğrudan olumlamaktır. Metin, Karadeniz müteahhitliği üzerinden yeni birikim rejimini hafifçe karikatürize eder gibi görünse de, aslında kurumsal niteliksizliği ve devletteki liyakatsizliği bir tür “demokratik eşitlenme” veya “halkın iktidarı” gibi yutturmaya çalışır.

Geçmişteki elitist kayırmacılıklar veya cumhuriyetçi elitizmin tıkandığı noktalar elbette eleştiriye açıktır. Ancak geçmişin eksiklikleri, bugünkü sistematik kurumsal çürümeyi ve kural tanımazlığı meşrulaştıran bir “ödeşme” aygıtı olarak sunulamaz. Eskiden elitlerin tekelinde olan kurumsal kapıların bugün liyakat sahibi herkese kapanıp sadece iktidar sadakati gösterenlere açılmasını “popülist keyfilik” diyerek sevimli kılmak, hukuk devletinin ashâbına hakarettir. Yitirilen şey bir sınıfın ayrıcalıkları değil; vatandaşı devletin ve sermayenin keyfi gücü karşısında koruyan yegane zırh olan anayasal düzendir.

HUKUKSUZLUĞUN METAFİZİKLEŞTİRİLMESİ: “KURALSIZ KENDİLİK” GÜZELLEMESİ

Mücahit Bilici’nin yazısının son bölümü, liberal-sol çizginin otoriter popülist söylemle nasıl hemhal olduğunu gösteren dramatik bir itiraftır. Bilici, Türkiye’nin bugün geldiği aşamayı “normativiteyi aşan bir kendilik”, “hiçbir kitaba sığmayan öznelik” ve “kuralsız kendilik hali” ifadeleriyle olumlar. Hatta daha da ileri giderek, hukukun ve güçler ayrılığının araranmasını “Batıcı bir metafizik kelepçe” olarak nitelendirir.

Bu retorik, bildiğimiz anayasasızlaştırmanın, kurumsuzlaştırmanın ve keyfi tek adam yönetiminin Batı karşıtı bir “milli özne” sosuyla estetize edilmesinden başka bir şey değildir. Hukuksuzluğu bir “tarih yapma özgürlüğü” veya “özgün siyasal tecrübe” olarak sunmak, liberal felsefenin insan hakları ve evrensel hukuk ilkeleri karşısındaki nihai teslimiyetidir. Kuralsızlık bir “tarih yapma imkanı” değil; toplumun, akademinin ve vatandaşın her türlü güvenceden yoksun bırakılarak çıplak iktidar şiddeti karşısında savunmasız kılınmasıdır. Tabii Bilici Amerika’da yaşayıp mevsimlik Türkiye’ye geldiği için ‘metafizik kelepçeyle” çok sık karşılaşmıyor. Halbuki burada aydınlar, gazeteciler ve halkın bir kısmı sabah 5’te kapısı çalındığında hiç de metafizik olmayan kelepçeyi bileğinde buluyor.

YURTTAŞIN TARİHSEL SORUMLULUĞU

Bilici ve temsil ettiği Post-Kemalist parantez, kendilerine yöneltilen eleştirileri bir “linç”, “hınç” veya “kan davası” olarak resmederek mağduriyet devşirmeye çalışıyorlar. Oysa İlker Aytürk’ün ve Post-Post Kemalizm kavramsallaştırmasının yapmaya çalıştığı şey son derece berraktır: 30 yıl boyunca Türkiye tarihini tek boyutlu bir “askeri mühendislik ve şiddet” tarihine indirgeyen, toplumsal aktörlerin karmaşıklığını ıskalayan ve sivilleşmeyi kendiliğinden demokratikleşme zanneden sakat bir metodolojinin sınırlarını göstermek.

Sivilleşmenin otokrasi üretebileceği gerçeğini teorik olarak öngöremeyen, askeri vesayet biterken sivil otoriterliğe entelektüel yakıt taşıyan bir çerçevenin bugün hesap vermekten kaçması şaşırtıcı değildir.

Mücahit Bilici’nin metni, mevcut rejimin yarattığı devasa yıkımı “tarihsel zorunluluk”, anayasasızlaşmayı ve kuralsızlığı “özgün bir tarih yapma hali”, kurumsal çöküşe verilen haklı tepkiyi ise “memur çocuklarının imtiyaz yası” olarak etiketleyerek Yetmez Ama Evet dönemindeki teorik fiyaskoyu rasyonelleştirme telaşından ibarettir. Ancak ne sosyolojiyi kaba bir hınç anlatısına indirgemek ne de hukuksuzluğu metafizik kavramlarla süslemek bu gerçeği değiştirebilir: Türkiye, Post-Kemalist hülyaların bedelini kurumsal yıkım ve ağır bir otoriterlikle ödemiştir; bu enkazın hesabını sormak ise “memur çocuklarının yası” değil, bu ülkenin geleceğine sahip çıkmak isteyen her yurttaşın tarihsel sorumluluğudur.

Etiketlendi: