Türkiye bugün, ekonomik krizin doğrudan toplumun sinir uçlarına dokunduğu ve bu durumun sert sınıfsal mücadeleleri beraberinde getirdiği her şeye gebe bir dönemden geçiyor. Enflasyonun, düşük ücretlerin, sosyal güvencesizliğin, genç işsizliğin, eşitsizliğin ve adaletsizliğin karşısında dalga dalga büyüyen toplumsal öfke ve uyanış artık saklanamaz bir noktaya gelmiş durumda.
Emekçiler ve gençler meydanlarda yan yana direniyor, aynı talepleri dile getiriyorlar. İşçi sınıfının mücadelesi her geçen gün daha da görünür hale geliyor ve yer yer düzenin siyasi hattının da dışına taşarak örgütlenme ve kitleselleşme yolunda ilerliyor. Bu tablonun sınıfsal bir nitelik kazanması ve sosyalizm fikriyle birleşmesi ihtimali sermaye sınıfı açısından oldukça tedirgin edici ve korkutucudur.
Düzenin sahiplerinin ve siyasi temsilcilerinin yükselen bu dalgayı karşılamakta zorlandığı ve krizler yaşadığı, sınıfsal çelişkilerin derinleşip belirginleştiği ve gizlemeye yetmediği bu tip durumlarda, bu yan yana gelişleri bastırmak isteyen sermaye sınıfı tarihte defalarca kullandığı savunma mekanizmalarını yeniden üreterek devreye sokuyor. Bugün sahnede gördüğümüz bazı ırkçı-milliyetçi ve şoven çıkışlar bunu önlemeye yönelik acınası ve beyhude çabalardır.
İşçi eylemlerinin, gençlik hareketlerinin ve sosyalizm taleplerinin görünür olduğu yerlerde bir anda beliren bu müdahaleler elbette tesadüf değildir. Bunlar, emekçilerin öfkesinin hedefini şaşırtmak, meseleyi sınıf ekseninden kimlik düzeyine indirgemek için devreye sokulan ideolojik saptırma mekanizmalarıdır.
Gerçek sorunlar ortadayken, açlık sınırında yaşayan işçilerin, işsizlerin, canından bezdirilmiş atama bekleyen öğretmenlerin, MESEM tezgahlarında katledilen ve geleceksiz bırakılan gençlerin, her gün daha fazla yoksullaşan geniş halk kesimlerinin konuşulduğu bir siyasi atmosferde gündem bir anda “bayrağa saldırdılar” yalanıyla dolaşıma sokulan yapay gerilimlere taşınıyor. Bu sermaye sınıfının sınıfsal gerçeğin üzerini örtme girişimidir. Çünkü sermaye düzeni için en tehlikeli an, emekçinin kendi gücünü fark etmeye başladığı andır.
Bu yüzden her ciddi işçi hareketinin, her öğrenci direnişinin ve her sosyalist yönelimli toplumsal çıkışın yanında aynı refleks devreye girer. Bunların görevi budur: Ortamı germek, provoke etmek ve kriminalize etmek.
Bunun için ülkemizde sosyalizm mücadelesinin bayrağını en önde taşıyan ve bu uğurda canlarını veren Deniz’lerin anıldığı devrimci gençlik geleneğini sürdüren öğrencilerin düzenlediği ODTÜ Devrim Yürüyüşü’nün seçilmesi de tesadüf değildir. Amaç devrimci geleneği sürdürerek NATO’ya, emperyalizme ve sermaye diktatörlüğüne meydan okuyan, sınıf meselesini görünür kılan gençlerin seslerini duyurmalarını önlemektir. “Bayrağa saldırdılar” yalanı üzerinden yapılan “vatanseverlik” gösterileri bu yüzden dolaşıma sokulmuştur.
Oysa gerçek yurtseverlik, sermaye düzeninin yarattığı yoksulluğu görmezden gelmek değil, tam tersine ona karşı durmaktır. Bu, açlık grevine giden işçinin karşısına dikilip pizza yiyecek kadar sermaye yanlısı olan düzen bekçilerinin anlayabileceği bir şey değildir. Gerçek yurtseverlik, halkı birbirine düşman eden değil, aynı sömürü düzenine karşı birleştiren hattır. Üniversitelerde, fabrikalarda ve sokaklarda yükselen her itiraz aslında aynı soruya işaret ediyor: Bu düzen kimin için işliyor? Ve bu soru büyüdükçe, korku da büyüyor. Bu ideolojik kuşatmanın sebebi budur.
Bu kuşatma ne yeni ne de güçlüdür. Halkın coşkun akan selini durdurmaya yetmeyecektir. Tarih boyunca her kriz döneminde başvurulan bu yöntem yalnızca geçici sonuçlar üretmiştir. Halkın gerçek talepleri ertelenebilir, bastırılabilir ama yok edilemez. Bugün yapılmaya çalışılan şey, işçi sınıfının ve gençliğin ortaklaşan öfkesini parçalamaktır.
Türkiye’nin geleceği, yapay gerilimlerin değil, gerçek çelişkilerin üzerine kurulan bir hesaplaşmayla belirlenecektir. Emek-sermaye çelişkisi ne kadar bastırılmak istenirse istensin, günün sonunda yeniden ve daha sert biçimde ortaya çıkacaktır.
Deniz’lerin verdiği mücalenin iddiasını sürdüren devrimci gençlerin taşıdığı bayrak bu bayraktır. Bu gelenek bugünün kavgasında hâlâ yaşayan bir siyasi çizgidir. Ve bu çizgi hiçbir bayrak tartışmasına indirgenemeyecek kadar nettir.
Bugünün meselesi bayrak değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Bugünün meselesi, kimin servetine servet kattığı, bunun sonucunda kimin yoksullaştığı ve kimin bu düzeni sürdürdüğüdür. Geri kalan her şey, bu temel gerçeği gizlemek için üretilen zorlamalardan ibarettir.
Gökmen Kunduracıoğlu




