Home / Yazılar / Venezuela ve Sokrates – Özkan Bakioğlu

Venezuela ve Sokrates – Özkan Bakioğlu

Platon’un demokrasiye yönelik yergi ve eleştirileri herkesin malumudur. Hocası Sokrates’in “gençlerin ahlakını bozmak” suçundan ölüme mahkum edilmesinin, elbette Platon’un demokrasi eleştirilerinde önemli bir yeri vardır. Sokrates’in idam edildiği o gün Platon şunu gördü: Demokrasi, çoğunluğun tiranlığıdır. Ne demek bu? İlerici bir fikir, henüz o fikre hazır olmayanlar tarafından rahatlıkla lanetlenebilmektedir. Peki ne yapalım? Kendimizi filozof krala mı teslim edelim?

Yetersizlerin Yetki Sahibi Olma Sorunu

Platon’un Devlet eserinde ilk başta böyle bir şeyi savunduğu düşünülebilir ama belki de Platon Devlet eserinde monarşiden söz etmemektedir; çünkü eser boyunca yaptığı tasnifler gösteriyor ki onun asıl derdi yeterliliği olmayanların yetkilerinin olmasıdır. Bu bağlamda Platon’a kim haksız diyebilir ki? Nitekim günümüz demokrasilerinde de yetersizlerin yetkilerini kötüye kullanma ihtimallerine karşı, çeşitli yapısal ve ilkesel önlemler vardır. Bu önlemlerin en meşhuru kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Bu ilkeyle yasama, yürütme ve yargı erklerine bölünen iktidarın kendi kendini üç ana kuvvetin birbirini denetlemesi üzerinden kontrol altında tutabilmesi amaçlanmaktadır. Peki, bu ne anlama gelir? İktidar, kelime anlamı itibariyle yapabilme gücü demektir. Schindler’in Listesi filmini izleyenler bilecektir ki filmin bir yerinde güç, yapabilecek olduğun hâlde yapmamak biçiminde açıklanmaktadır. Yetersizlerin iktidarında böyle bir erdemliliğin olabilmesi mümkün müdür? İşte Platon’un demokrasi eleştirilerinde göstermeye çalıştığı da budur.

Toksik Burjuva Demokrasisi ve Komünal Değerler

Kontrol önemlidir çünkü gerçek bir iktidarın gücü, kendi kendini kontrol edebilmesinden gelir. Kendi kendini kontrol edemeyen güç, kendi kendini yok etmeye mahkûmdur ama kendiyle beraber birçok kazanımı da götürmeden bunu yapmaz. ABD’nin toksikleşen burjuva demokrasisi, Venezuela’da uluslararası hukuku ayaklar altına aldı. Trump, verdiği bir röportajda, kendisini durdurabilecek tek şeyin kendi aklı ve vicdanı olduğunu söylüyor. ABD’nin Venezuela’da yaptıkları ve Trump’ın bu söylemleri, kendi kazanım ve değerlerini fiili kılmaktan aciz kalan burjuva demokrasisinin geldiği son noktayı göstermektedir.

Evet, tarihin sonu geldi ve sadece SSCB de değil, onunla birlikte Komünizm de yıkıldı ama komünal değerler hâlâ ayakta. Her ne kadar bugün kendini bilmezler iktidarda olsa da “kendini bilen, her şeyi bilir” diyen Sokrates hâlâ yaşıyor. Evrensel değerleri hiçe sayan, kişisel aklını hepimizin efendisi varsaymaktan çekinmeyen iktidarların karşısında, komünal değerlerin neferi olmak da bize düşüyor. En başta kabul etmeliyiz; evet, Maduro berbat biri ve önemli ölçüde Venezuela halkının desteğini kaybettiği de ortada. Buna karşın Trump’ın ve ABD demokrasisinin de hâli ortada. Kendi göbek bağını kendi koparmış bir ulusun gençleri olarak ne Putin’in Ukrayna’da yaptıklarını ne de Trump’ın Venezuela’da yaptıklarını alkışlamamız söz konusu bile olamaz. Halklar, kendi göbek bağlarını kendileri koparmalıdır.

Halkların böyle bir iradeyle hareket edebilmeleri için, öncelikle korkuyu ve taklidi bir kenara bırakmaları gerekir. Komünal değerlerde, yani insan olma tarihini kuşatan dayanışmacı, özgürlükçü; öz farkındalığı, öz saygı, özgüven ve öz değeri kendinde temellendiren evrensel değerlerde bilinçlenmelidir. Aksi hâlde teknolojisi gelişmiş ama ahlakı geriye gitmiş bir dünyayla karşı karşıya kalmak kaçınılmazdır.

Sol Siyaset ve Demokrasi

Demokrasiyi bugün bütün kusurlarına rağmen en muteber yönetim biçimi kılan yegâne şey, bireylerin öz yönetim talepleridir. Sol siyaset kendini bu talebe kapatarak inşa edemez. En başta şunu kabul etmeliyiz: Komünizmle birlikte sol siyaset de çökmüştür. Onu yeniden kurmamız gerekiyor. Bunun için de post-moderniteye ve eş anlamda tarihin sonunun gelişine uygunlaşmak değil, onu kapsayarak aşmak gerekiyor. Normatif kaygılarla hareket eden solun bugün yüzleşmek zorunda kaldığı şey de bu: Eğer yeni bir sınıf savaşımı paradigması inşa edemezsek dünyanın “ya Putin ya Zelenski”, “ya Trump ya Maduro”, “ya Hamaney ya Pehlevi” ikilemlerine sıkışması kaçınılmazdır.

Mesele sadece gerici ikilemlere sıkışmak da değil. Bu gerici ikilemleri var eden daha derin bir sorunla da karşı karşıyayız. Bugün dünya evrensel değerleri unutmuşa benziyor. Bir aradayız ama neden bir aradayız sorusuna toksik demokrasinin verebileceği bir cevap yok. Ortaklaşma krizi içindeyiz. Ortaklaştığımız değerler, ilkeler ve normlar hızla elimizden kayıp gidiyor. Sol siyasetin bu konuda da yapabildiği dişe dokunan bir şey yok. Demek ki günümüz sol siyaseti yanlış yerde konumlanıyor: Ya post-moderniteye uygunlaşarak normatif tartışmalarda güçsüz düşüyor ya da Modernist tutumundan ödün vermeyip güvenlikçi çizgide sağ ile saflaşıyor.

Sol siyasetin önünde bu iki yoldan başkası yok ve yolların götürdüğü yerlerde ona göre değil. O hâlde yapması gereken kim olduğunu, ne yapmak için var olduğunu hatırlayıp kendi yolunu kendi açmasıdır. Venezuela krizinden öğrenilecek çok şey olduğu açıktır. Öğrenilecekler arasında en başta halk desteğinin önemü gelmektedir. Sol, halkla ilişkisinde popülizm ya da dayatmacılığa mecbur değildir. Solu sol yapan şey, bu ikisinin ötesine geçebiliyor olmasıdır. Eğer bugün geçemiyorsa, burada varoluşsal bir sorun olduğu açıktır.

Etiketlendi: