Home / Yazılar / Saray bürokrasisi CHP’den neden nefret ediyor?

Saray bürokrasisi CHP’den neden nefret ediyor?

Mevcut siyasi atmosferi ve rejimin geleceğini okurken ıskalamamamız gereken temel bir dinamik var. Bu sistem, dışarıdan bakıldığında tek bir liderin mutlak otoritesi gibi görünse de aslında kliklerin, bürokratik yapıların ve çıkar odaklarının hassas bir koalisyonu şeklinde işliyor. Dolayısıyla rejimin röntgenini çekmek için Saray bürokrasisinin kılcal damarlarına kadar inmek, oradaki güç savaşlarını doğru analiz etmek gerekiyor. Aslında Erdoğan rejimi teşhir etmemizi engelleyen bir perde görevini görüyor. Perde arkasına bakmak gerekiyor.

Bugün MHP, bu koalisyonun içinde adeta bir hakem rolü üstlenmiş durumda. Doğrudan iktidar olmak, ülkeyi tek başına yönetmek gibi bir kaygıları yok. Onlar daha çok devletin kırmızı çizgilerini bekleyen, sistemin sınırlarını çizen bir konumda kalmayı tercih ediyorlar. Bu yapının tam merkezinde ise Erdoğan’ın zatı ve kültü duruyor. Erdoğan, rejim içi tüm bu farklı güçleri bir arada tutan, dağılmalarını önleyen ana çatı konumunda.

Tam da bu yüzden, asıl büyük ve kaçınılmaz soru işareti Erdoğan sonrasına ait. Son dönemde CHP ekseninde yaşanan gelişmeleri ve partiye yönelik müdahaleleri de sadece basit bir muhalefet içi çekişme olarak görmemek lazım. Bu durum, aslında devlet bürokrasisinin kendi içinde büyüyen, oburlaşan ve geleceğe yön vermek isteyen kliklerinin iç tartışmasından başka bir şey değil. Daha açık bir ifadeyle yaşananlar, Türkiye’de gerçek bir halk iktidarının engellenmesi çabası ve saray bürokrasisinin Erdoğan sonrasında da ülkedeki mutlak etkisini sürdürme arayışıyla doğrudan ilintili.

Saray bürokrasisi, Erdoğan’ın şahsi karizması olmadan bu devasa yapıyı mevcut haliyle sürdüremeyeceğinin farkında. En büyük korkuları, kontrol edemedikleri bir halk dalgasının gelip bürokraside kurulan bu hegemonyayı darmadağın etmesi. Bu yüzden muhalefeti sürekli bir iç türbülans ve hukuki kıskaç içinde tutarak felç etmek, halkın gerçek sorunlarını arkasına alabilecek bir halk iktidarı seçeneğini daha doğmadan boğmak istiyorlar.

Peki, bu stratejik tasarımın arka planında, Erdoğan sonrası için masada kimler var ve kim nerede duruyor?

Listenin en başında, devlet aygıtının içinden gelen ve şu an hem istihbaratı hem de dış işlerini aynı anda temsil edebilen tek isim var: Hakan Fidan. Fidan’ın en büyük stratejisi, hiçbir günlük polemiğin veya siyasi tartışmanın tarafı olmaması. Bilinçli bir şekilde kurduğu bu dengeleyici rol, onun sadece devlet katında değil, ilginç bir şekilde bir kısım muhalif blokta bile rıza kazanmasını sağlıyor. Bürokrasiyi ve devlet aklını arkasına almanın avantajını sonuna kadar kullanıyor.

Diğer güçlü adaylar ise doğal olarak aile içinden çıkıyor. Aile içinde meşruiyeti ve rıza üretme yeteneği en yüksek isim şüphesiz Selçuk Bayraktar. Orduya teknolojik seviye atlatan, yerli ve milli üretimin yüzü olan o başarılı imajını titizlikle koruyor. Üstelik hitap ettiği kitle sadece muhafazakarlarla sınırlı değil, milliyetçi ve seküler dünyaya da göz kırpabilen bir figür. O da günlük siyasetin yıpratıcı dilinden uzak durarak konumunu sağlamlaştırıyor.

Ailenin diğer damadı Berat Albayrak ise Turkuaz grubu üzerinden ciddi bir medya gücünü elinde tutuyor. Eski bakan olması vesilesiyle tanınma sorunu yok ancak ekonomi yönetiminden kalan kötü hatıralar halkın hafızasında hala taze. Siyasete geri dönmek istediği bir sır değil, fakat bunu sıradan bir dönüşle değil, bir kurtarıcı edasıyla yapmanın formüllerini arıyor.

Ve gelelim ailenin en yeteneksiz ama arkasındaki muazzam kadrolaşma gücüyle en kuvvetli adayına: Bilal Erdoğan. Gücünü vakıflar ve sivil toplum kuruluşları üzerinden tahkim eden Bilal Erdoğan, halkın içine karışarak doğal bir figür gibi görünmeye, gücünü tabandan devşiriyormuş imajı vermeye çalışıyor. Bürokrasi içinde ciddi bir ağırlığı ve kendine bağlı kadroları olduğu biliniyor. Gelgelelim, karizma noktasında ciddi bir boşluk var ve halk nazarındaki karşılığı oldukça zayıf. AK Parti’nin çekirdek seçmeninde bir karşılık bulabilir ve babası Erdoğan da günün sonunda oğlunu desteklemekten çekinmeyebilir.

Ancak burada devreye yine o büyük denklem giriyor. Bu rejim, sadece adı geçen bu birkaç isimden ibaret değil. Masada henüz kartlarını açık oynamayan, saymadığımız pek çok klik ve bürokratik odak var. Erdoğan her ne kadar mutlak otorite gibi görünse de sistemin içindeki her mikro dengeye tek başına hükmedemiyor. Dolayısıyla Erdoğan sonrası Türkiye’nin kaderini, bu kliklerin kendi aralarında yapacağı ve halk iradesini ne kadar dışarıda tutabileceğini hesaplayan Saray bürokrasisi yürütmek istiyor.

Saray bürokrasisi, Erdoğan’ın kültü ve karizması olmadan bu devasa yapıyı mevcut haliyle sürdüremeyeceğinin farkında. Erdoğan sonrası dönem için en büyük korkuları, kontrol edemedikleri bir halk dalgasının gelip bürokraside kurdukları bu hegemonyayı darmadağın etmesi.

Bu yüzden strateji iki ayaklı işliyor: Bir yandan kendi içlerindeki Hakan Fidan, Selçuk Bayraktar veya diğer kliklerin geçiş sürecini planlarken, diğer yandan muhalefeti, özellikle de ana muhalefet partisini sürekli bir iç türbülans, kurultay süreçleri ve hukuki kıskaçlar içinde tutarak felç etmek istiyorlar. Amaç; halkın gerçek sorunlarını, öfkesini ve değişim talebini arkasına alıp organize olabilecek bir “halk iktidarı” seçeneğini daha doğmadan, kendi koydukları kurallarla boğmak.

Sonuçta rejim, Erdoğan’dan sonra da kendi elitleriyle, kendi kılcal damarlarıyla yaşamaya devam etmek istiyor. Bunun yolu da toplumun gerçek rızasını almaktan değil, rıza üretebilecek alternatif odakları şimdiden budamaktan geçiyor. CHP’ye yapılan müdahaleler de tam olarak bu geleceği garanti altına alma operasyonunun bir parçası. CHP’ye yapılan güçlü saldırının en büyük nedeni Saray bürokrasinin birçok konuda ayrı fakat bu konuda aynı düşünüyor olması: CHP 25 yıldır dağıtılan güçleri geri alabilir ve yeni düzen kurabilir.