Mubi’ye dönmek için uzun süredir bir bahane arıyordum ama o “eşik” bir türlü aşılmıyordu. Julia Loktev’in 2024 yapımı işini görene kadar… Loktev’in beni yeniden Mubi’nin dünyasına çeken işi, “Sakıncalı Arkadaşlarım” (My Undesirable Friends) belgeseli oldu. Belgesel, Rusya’nın Şubat-Mart 2022 dönemini, yani Ukrayna işgalinin hemen başındaki o tekinsiz atmosferi mercek altına alıyor. İşgalin, zaten daralan bir çemberde nefes almaya çalışan “özgür medya” üzerindeki yıkıcı etkisini, doğrudan o gazetecilerin altüst olan hayatları üzerinden izliyorsunuz. Rakamlar bazen gerçeği soğutur ama buradaki tablo oldukça çarpıcı. Rusya, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) 2022 endeksinde 180 ülke arasında 155’inci sıradaydı. 2025 verilerine baktığımızda ise bu düşüşün derinleşerek 171’inci sıraya kadar gerilediğini görüyoruz. Meraklısı için not düşelim: Türkiye bu listede 159’uncu sırada. Bu acı tablo bize tek bir şeyi anlatıyor: Bugün ne Rusya ne de Türkiye özgür bir medya iklimine sahip.
Belgesel, bir nevi “ayrılış ve sonrası” üzerine kurulu iki ana bölümden oluşuyor. Ben henüz Rusya’yı terk etmeden önceki süreci kapsayan ilk kısmı deneyimledim. “Deneyimledim” diyorum çünkü belgeselin temel derdi de tam olarak bu: Özgürlüğü elinden alınan bir ülkede gazeteci olmanın ağırlığını izleyiciye hissettirmek.

AJANLIK SUÇLAMASI
Hikâyenin merkezinde TV Rain’in (Dojd) kapatılış süreci ve gazeteci Anne Nemzer’in etrafında daralan o boğucu alan var. İşgal kararıyla birlikte gazeteciler, neredeyse haftalık kararnamelerle “ajanlık” yaftasına maruz kalıyor. Eğer “yabancı ajan” ilan edildiyseniz, devlet size sadece cezaeviyle gözdağı vermiyor; hayatınızı bürokratik bir kabusa çeviriyor. Her harcamanızı bildirmek, şirket kurmak ve en önemlisi; yaptığınız her yayından önce, devlet tarafından “ajan” olarak tescillendiğinizi ilan eden o bir dakikalık uyarıyı koymak zorundasınız. Bu, bir gazeteciyi sadece susturmak değil, onu sosyal hayatın içinde sakıncalı bir cüzzamlıya dönüştürme stratejisidir.
İNSAN DEĞİL BÖCEK
Peki, otoriter rejimler insan ruhuna aslında ne yapar? Bu rejimlerin nihai arzusu; vatandaş, birey ya da özgür düşünen bir insan değil, bir “böcek” yaratmaktır. İnsanı korkan, kafasını kaldıramayan, şahsiyetsiz bir yaratığa dönüştürmek… Bu “böceğin” rengi, itirazı ya da özgün fikirleri olamaz; o artık sadece bir itaat makinesidir.
Bu sistemin dili, her an “siz ve biz” ikiliği üzerine inşa edilir: “Yabancı ajanlar” ve “vatanseverler”. Toplumun bütünleşmesi karşısında dehşete düşen bu yapılar, varlıklarını ancak bölerek ve kutuplaştırarak sürdürebilirler. Milyonlarca insanı fiziksel olarak tutuklayamayacaklarını bilirler; bu yüzden herkesi “her an tutuklanabilir” olma tedirginliğiyle baş başa bırakırlar. Bu kolektif paranoya, gündelik yaşantının en ince kılcallarına kadar sızar. Tüm bu kötümser tabloya rağmen direnmenin bir yolu var mı? Otoriter rejimlerin en çok tiksindiği şey, devlet aygıtının kontrolü dışında kalan her türlü “sivil” alandır. Bu yüzden sivil toplumu diri tutmak, örgütlenmek ve o özgürlük alanını ne pahasına olursa olsun büyütmek hayati bir önem taşıyor. Çünkü hakikat, ancak üzerinde durabileceğimiz sivil bir “zemin” olduğunda nefes alabilir.
Film:2024- My Undesirable Friends, Julia Loktev




