Erhan Sandıkçı

Eskiden Nihâl Atsız derdi, “kökü dışarıda olmayan tek fikir bizimki” diye. İnsanın evrenselliğini ve farklı coğrafyalardaki ortak sorunların varlığını reddeden bu kafa yapısı, düşünceye istihbarat elemanı gibi muamele yapardı: Bu fikrin kaynağı falanca ülke, demek ki oranın hesabına çalışıyor! Tabiî ırkçılığın Avrupalı geçmişini bilen bir lise öğrencisinin bile güleceği tutarsız lâflardı bunlar.

İlk kez Atsız’ın kullandığı “yerli ve millî” kalıbının (Orkun, 2. sayı, 13.10.1950) her türlü melânete dayanak yapıldığı bugünkü Türkiye’de, sol-Kemâlist kesimleri bu melânetlere râzı etme görevini üstlenen Perinçek tarikatının en büyük argümanı da bu “kökü dışarıda” suçlaması oldu. En olmayacak şeyler “kökü dışarıda” suçlaması üzerinden yapılan kelime hokkabazlığıyla savunulabilir hâle geliyordu.

Bu hokkabazlıklarla birilerinin bokunda anti-emperyalizm, Atatürkçülük, devrimcilik araya araya sıra şimdi İstanbul Sözleşmesi karşıtlığına kadar geldi. Perinçek tarikatı İstanbul Sözleşmesi’ni “kökü dışarıda” ilan etmeye başladı.

Cihatçı derneklerin, en koyu yobazların, laik cumhuriyet düşmanlarının birkaç yıldan beri hedefine koyduğu İstanbul Sözleşmesi hakkında iktidar sessizliğini koruyordu. Hem sözleşmenin kendi dönemlerinde imzalanmış olması hem de KADEM’den dolayı süreç parti içi tartışma şeklinde ilerliyordu. İlk kez bu ayın başında Numan Kurtulmuş kamuoyu karşısında İstanbul Sözleşmesi aleyhinde konuştu. Aynı günlerde Erdoğan ilk kez açık bir şekilde eşcinselleri hedef göstermişti. Ayasofya’nın camiye çevrilmesiyle de beraber baskıcı dinî-kültürel politikaların ağırlık kazandığı bir gündem oluştu.

İktidarın İstanbul Sözleşmesi’ne açıktan cephe almaya başlamasıyla Perinçek tarikatı da talimatı almış oldu, artık İstanbul Sözleşmesi etrafında kopartılan yobaz gürültüsünü “bu iç cepheyi böler, buna en çok FETÖ sevinir, Vatan Savaşı’na zarar verir” gibi ağır sözlerle(!) eleştirmek yerine buna seküler-sol bir temel inşâ etmek gerekiyordu. Perinçek tarikatına bağlı çeşitli yayın organlarında İstanbul Sözleşmesi’ne saldırılar başladı: Yozlaşmış Avrupa kültürünü dayatıyor, eşcinselliği teşvik ediyor, toplumu bölüyor, neo-liberalizm, emperyalizm, falan, filân…

Pınar Gültekin cinâyetinin üzüntü ve öfkesi içinde bunlara tanık olmak oldukça can sıkıcı olsa da bu ikiyüzlülüğü teşhir etmek ve not düşmek gerekiyor.

Türk siyasetinin anatomisinde ilk öğreneceğiniz bilgi Perinçek’in omurgasız bir canlı olduğudur. Dolayısıyla kendisinin “kökü dışarıda” olan bâzı fikirler hakkında geçmişte sarf ettiği olumlu ifâdeleri alıp çelişkileri göstermek lüzumsuz olur. 50 yıllık siyasî ömründe zikzak çizmediği tek konu Mao’ya ve Çin’e sadakati olan birinin başka bir düşünceyi “dışarıdan geldiği” için eleştirmesi başlı başına trajikomik.

Perinçek tarikatına göre İstanbul Sözleşmesi bir Avrupa Konseyi sözleşmesi olduğu için Batı’nın çürümüş, yozlaşmış yaşam tarzını Türkiye’ye dayatıyor. Kadının kurtuluşu için bunun yerine “Atatürk devrimlerini” tamamlamalıyız.

Peki nedir o “Atatürk devrimleri”? Toplumsal hayat ve kadın hakları konusunda en önemli Kemâlist reform olan 1926 tarihli Medenî Kânun, İsviçre’den alınmıştır. Kemâlist reformlar yapılırken “Aman Batı yaşam tarzını almayalım!” gibi bir komplekse girilmemiş, insanın özgürlüğü için çağdaş normlar neredeyse oraya gidilmiştir. Bu anlayış Medenî Kânun’la fiilen ortaya konmadan önce 1924’te meclis açılışında Atatürk tarafından da ifâde edilmiştir: “Fakat bundan mühim olan nokta, adlî telâkkimizi, adlî kânunlarımızı, adlî teşkilatımızı bizi şimdiye kadar bilinçli-bilinçsiz tesir altında bulunduran, asrın gereklerine uymayan bağlardan bir an evvel kurtarmaktır. (…) Medenî hukukta, aile hukukunda tâkip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır.”

İşte eylem, işte söylem… Yerlilik-yabancılık ekseninde değil modernlik-gelenek ekseninde hareket edilmiş. O gün meseleye bugün Perinçek tarikatının vazettiği şekilde yaklaşmak tercih edilseydi kadınlar ne boşanma hakkını elde edebilirdi ne kuma olmaktan kurtulabilirdi. İslâmcı iktidarın uygulamaya hazırlandığı bir politikaya “seküler mazeret” üretmek için yapılan bu soytarılık açık bir çarpıtmadır. Bunların Atatürk’le, Cumhuriyet’le ilgisi yoktur. Bugün İstanbul Sözleşmesi’ne “Batılı yaşam tarzı” diye karşı çıkan kafa 1926’da da Medenî Kânun’a aynı gerekçeyle karşı çıkardı.

Kadının toplumsal konumu gibi en evrensel konuda dahi kültürel özcülük yapmak ne Atatürk’le ne Cumhuriyet’le bağdaşır. Perinçek tarikatının bu konuda “Batı’ya benzememe”yi kadın haklarından önemli gören “yerli ve millî” öncelikleri, Atsız’ın Medenî Kânun’la ilgili sözlerini hatırlatır: “Orta Anadolu köylüsünün iki zevcesinden birini hukukan metres tanımakla Türk milletini İsviçre ayarında bir topluluk yaptık sananlar cihan tarihinin emsalsiz budalaları, Türk ahlâkının da en sinsi düşmanlarıdır. (…) Binlerce yıllık kültürü, bilhassa mânevî-ahlâkî kültürü olan Türk milleti Firenk kanunları ile idare edilemez.” (Orkun, 10. sayı, 8.12.1950) Bunların denk düştüğü yer tam olarak bu çizgidir.

Dikkate değer bir nokta Perinçek tarikatının İstanbul Sözleşmesi’ni “Tanzimatçılık” ile nitelemesidir. Geçmişte Tanzimat dönemi sol-Kemâlist çevreler tarafından eleştirilmiştir ama bu eleştiri kültürel değil iktisadî düzlemdedir. Söz gelimi Doğan Avcıoğlu meşhur Türkiye’nin Düzeni kitabında Tanzimat’ın Osmanlı’yı Batı kapitalizminin yarı-sömürgesi durumuna düşürmesinden bahsettikten sonra “reformlar” konusuna dikkat çeker: “Şüphesiz, can ve mal güvenliğinin sağlanması, idarede ve vergi sisteminde reformlara girişilmesi, ticaret, ceza vb. alanlarda yeni kanunların hazırlanması, toprak sisteminin ıslahı vb., bağımsız kapitalist gelişme yoluna girebilseydi, Türkiye’nin de kendiliğinden el atması gereken reformlardı.” (Türkiye’nin Düzeni, 1. Cilt, Tekin Y., 1996, s.118-119) Perinçek tarikatı bu nüansı silip Tanzimatçılık eleştirisini medeniyet düzlemine de taşıyor. İslâmcı iktidarın eteklerinde Atatürkçülük oynayanlara da bu yakışırdı.

Perinçek tarikatının bahsettiği “dayatma”lardan biri de eşcinsellik. Elbette bu iddia da her yönden sakat. Cinsel yönelimin propaganda yoluyla değişeceği iddiası bilimsel sakatlık, Türkiye’deki LGBT bireylerin -kendilerini gizlemedikçe- yaşam hakkı bile güvence altında değilken “yozlaşma” ithamıyla onları hedef göstermek vicdanî sakatlık, homofobik söylemlerin dinî referanslarla oluşturulmasını göz ardı ederek bu koroya katılmak siyasî sakatlık. En başta, kadına yönelik şiddeti önlemek üzere hazırlanmış bir sözleşmenin arkasında “eşcinselliği teşvik” gibi gizli amaçlar aramanın hukukî sakatlığı…

Zurnanın “zırt” demediği yer yok… Perinçek tarikatının İstanbul Sözleşmesi’ne karşı kullandığı argümanlardan biri de bunun bir uluslararası sözleşme olduğu ve denetleyici kurumlar oluşturduğu için Türkiye’nin ulusal egemenliğini ihlâl ettiği iddiası. Öyle bir “egemenlik” anlayışı ki insan haklarını güvence altına almak için imzalanan bir sözleşmeyi Düyun-ı Umumiye İdâresi ile bir tutuyor. Bu bakış açısına göre belirli sınırlar içerisinde olan biten her şey meşru, o sınırlar içerisinde yaşayan insanların kendi haklarını korumak için uluslararası bir dayanışma içinde bulunması ve bunun hukukî teminata kavuşması gayri meşru…

Son yıllarda pompalanan yerlilik ve millîlik mastürbasyonu toplumu giderek sıkıştırıyor, yağma ve baskı düzeni büyük büyük kelimelerle aklanıyor. Barbarlaşmanın yeni hedefi olan İstanbul Sözleşmesi artık hukukî anlamını aşan bir öneme sâhip. Gerçi yasaların kâğıt üzerinde kaldığı takdirde gerçek hayata etki edemeyeceğini biliyoruz, bu yüzden de “İstanbul Sözleşmesi uygulansın.” deniyor. Ancak mevcut durumu korumak bile önemli. Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti’nde ifâde ettiği gibi, yasalar “Herhangi bir toplumda hangi davranışın doğru ve uygun olup, hangisinin olmadığını simgeler. Dolayısıyla, ilk başta tutumları değil de davranışları değiştirmeye yönelen sınırlı bir etkisi olsa bile, uzun dönemde tutumları değiştirici etkisi de belirginleşir.” (Tarihin Cinsiyeti, Metis, 2010, s.44) Bu konuda yaşanacak gelişmeler, Türkiye’de kadın haklarının mı yoksa baskıcı yobazlığın mı sözünün geçtiği sorusuna önemli bir yanıt olacak.

Perinçek tarikatı bu yanıtın yobazlar lehine olması için çalışıyor. Üstelik “din, iman, Osmanlı, Kuran” değil “Atatürk, devrim, Cumhuriyet, vatan” diyerek. Yerli ve millî mastürbasyonuyla yapılan bu ahlâksız çarpıtmalara cevap olarak bu kadar lâf dökmek yine de yetersiz olabilir. Molla rejiminin kurulmakta olduğu günlerde, 1979’un 8 Mart’ında Tahran’da yürüyen İranlı kadınların sloganı bu cümlelerden daha veciz: “Ne garbî ne şarkî, azadî cihanî / Ne Batılı ne Doğulu, özgürlük evrenseldir.”