© Robin Zygelman

Erhan Sandıkçı

Türkiye’de Kemâlizmi veya Atatürkçülüğü benimseyen sayısız topluluk var. Bu topluluklardan biri olan Hararet.org yayın hayatına başlarken Kemâlist çevrelerin içinde bulunduğu fikrî durgunluktan bahsetti ve bu durgunluğu aşmak için ulusalcılığın aşılması gerektiğini öne sürdü. Bu iddiamızı çeşitli yazılarda ve yayınlarda detaylı olarak anlattık: Ulusalcılık belirli koşullar altında ortaya çıkmış bir reflekstir ve koşulların değişmesinden dolayı artık bu refleksin terk edilmesi gereklidir.

Bu yazının konusu ulusalcılığın miadını doldurduğunu gösteren sebepler değil. Merak edenler konunun tafsilatını başka yazılarımızda ve yayınlarımızda bulabilir. Burada ulusalcılığın yerine neyin, ne zaman ve nasıl konması gerektiğine dair kişisel bir giriş denemesi yapacağım. Bu deneme hem pozitif olarak mevcut koşulların hangi politikalara ihtiyaç duyduğunu kısaca tartışacak hem de negatif olarak ‘ulusalcılıktan boşalan’ yere doluşmaması gereken eğilimlere dikkat çekmeye çalışacak.

Ulusalcılığın sol-Kemâlist eleştirisi

Ulusalcılığın sol-Kemâlist eleştirisi, Kemâlist Devrim’in tarihsel rolünden hareket eder ve ulusalcılığı bu doğrultuda yargılar. Söz konusu eleştiriye en basit örnek olarak siyasî devletçilikten bahsedebiliriz. Buna göre Saray rejimi tarafından yeniden şekillendirilen devlet aygıtı artık laikliğe karşı olan bir gücün emri altındadır ve böyle bir devleti kutsamak Kemâlist değerler açısından tutarsızlıktır. Somutlamak gerekirse, Altay tankı veya Bora füzesi gibi ‘yerli ve millî’ silahların üretilmesi Kemâlistlerin devlete güven duymasına neden olmamalıdır. Tersine, eşitsizliğin ve baskının kalıcılaştığı bir düzende kitlelerin rızasını militarizm üzerinden yeniden kazanmaya yönelik bu gibi propagandalar etkisiz kılınmalı, İslâmcı iktidarın elindeki mızrağın çuvala sığmadığına dikkat çekilmelidir.

Ulusalcılığın sol-Kemâlist eleştirisinde reaktif/savunmacı stratejiler de reddedilir. 2000’lerde ulusalcıların ürettiği politikalar çoğunlukla ‘yaptırmamaya’ odaklıydı: Cumhuriyet’i yıktırmayız, ülkemizi böldürmeyiz, kamu varlıklarını sattırmayız… Mesele Kemâlizm karşıtı akımların yükseldiği bir dönemin doğal sonucu olan bu ‘engelleme’ tavrının doğruluğu veya yanlışlığından çok, bir siyasî/ideolojik kimliğin yaratıcılıktan uzaklaşmasıdır. Kemâlizmin 2000’lerde ağırlık kazanan biçimi olarak ulusalcılık neyin yanlış olduğunu çok anlattı, ama neyin doğru olduğunu çok az söyleyebildi. Atatürk dönemini Asr-ı Saadet’e çeviren popüler anlatının yarattığı fikrî konfor içinde ‘doğrular’ bulundu gerçi, ama küçük bir sorun vardı: Bu doğrular Atatürk’ün tartışılmaz bir otoriteye sahip olduğu ve yasal prosedürleri ciddî bir muhalefet olmadan hâllettiği bir dönemden çekilip alınıyordu. Böyle bir iktidardan mahrum durumda olan Kemâlistlerin bu doğruları bugün nasıl uygulayabileceği meçhûl idi.

Az sayıda Kemâlist, ulusalcılığı eleştirirken bu gibi noktalara parmak bastı: Bir, fikren ve fiilen (devlete mensup/iltisaklı olmayan anlamında) ‘sivil’ bir hareket inşa edilmeli. İki, kötülüklerin nasıl gerçekleştiği yerine doğruların ne olduğu ve nasıl gerçekleştirileceği konuşulmalı. Ve ikisini de kapsayan bir üçüncü madde: Bunlar 1923-1938 tarihleri arasındaki spesifik politikaları taklit etme kolaycılığına kaçılmadan bugünkü koşullar içinde düşünülmeli.

İktidar sorunu ve düzen sorunu

“Bugünkü koşullar”ı iki kategoride ele alabiliriz.

1. İktidar Sorunu: Mevcut iktidar Türkiye’de demokrasinin kurumsal varlığını yerle yeksan etti. Yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı gibi kavramların karşılığı kalmadı. Bu Saray Rejimi’ni yıkmak öncelikli görevdir. Bu görevin ifası için ideolojik hasımlarımızla bile belirli anlarda geçici olarak aynı yerde durmak, en azından ‘bizim kesim’in temsilcilerinin durması kaçınılmaz bir durum. Ölçüsü tartışılabilir genel sınırlar dışında bir ideolojik sınır çizmek şu anki rejimin ömrünü uzatacağı için öncelikli görevin başarılmasını engeller. Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz, olağanüstü (olağandışı) taktiklere mecburuz.

Bugün farklı muhalif kesimlerin çeşitli konularda spesifik fikir ve hedefleri var ve bunların birçoğu birbiriyle çelişiyor. Ama herkes kendi hedeflerine ulaşmak için diğerleriyle mücadele edeceği siyaset zemininin ancak mevcut rejimin yıkılmasıyla ortaya çıkabileceğinin farkında. En azından farkında olması gerekiyor. Bu yeni siyaset zemininin somut karşılığı da iktidar değişikliğiyle fiilen, demokratik sisteme dönüşle hukuken, mevcut baskı rejimine son vermektir.

2.Düzen Sorunu: Bu konuda her kesimin farklı görüşlerinin olması doğaldır. Düzen sorununun tanımında Kemâlistler de kendi içinde farklı düşünebilir. Bana göre Türkiye’nin ve dünyanın içinde bulunduğu genel durumda kapitalizmin merkezî konumunu görmezden gelerek siyasî analiz yapmak suya yazı yazmak anlamına gelir. Yoksullaşma, giderek ağırlaşan çalışma rejimi, gündelik hayatın ve sosyal ilişkilerin metalaşması, toplumcu edebiyatın ajitatif tasvirlerini yetersiz bırakan eşitsizlikler en temel sorun olarak karşımızda duruyor. Kapitalizmle ‘uğraşmadan’ bu sorunlarla baş etmek imkânsız olduğu gibi ‘vekiller’ üzerinden yürütülen iç ve dış savaşlar neticesinde akan kanı da buraya çomak sokmadan durduramazsınız. Kapitalizmin alternatifsiz olduğu bir dünyaya doğan 20’li 30’lu yaşlardaki Kemâlistler olarak özel mülkiyetin ‘ötesini’ düşünmek bize zor gelebilir, ancak elimizde dört başı mamur bir reçete olmasa dahi en azından emek lehine ve sermaye aleyhine bir dönüşümün zorunluluğundan gönül rahatlığıyla bahsedebiliriz ve bahsetmeliyiz.

Bizim ‘temel meselelerimiz’den biri olan modernleşme konusu da sosyal eşitsizliklerden bağımsız ele alınamaz. Geleneği dönüştürmek için zorun tek başına yeterli olmadığını tarih bize gösterdi. Hem de trajikomedi ile: Kenan Evren imam-hatip liselerinden ilahiyat dışı bölümlere geçişe ilk kez izin verdikten 15 yıl sonra onun Özel Kalem Müdürü Çevik Bir bu geçişi zorlaştırmak için Erbakan’ın önüne ‘katsayı’ kararını koymak zorunda kalmıştı, bugün ise kamuda Kartal İmam-Hatip İmparatorluğu’ndan söz ediliyor. Eşitlikçi bir politika zorun yanına rızayı da ekleyebilir. İslâmcı vakıfların ve tarikatların usûlsüzlüklerle zenginleştiği ve Diyanet’in saray sofrasından vaaz verdiği bir dönem de böyle bir politika için uygun koşullar sunuyor. Laiklik sadece ‘devleti darbeci cemaatlerden koruduğu için’ yani millî güvenliği sağladığı için değil, ama ‘serbest piyasayı İslâmcı sermayeden koruduğu için’ de değil, eşitlik ve özgürlüğün teminatlarından biri olduğu için önemli. Çünkü ancak bu sayede halkın ve herkesin derdi olabilir. Böylece gelecekte kamusal siyasî tartışmanın kültürel kutuplaşmaya veya seküler-dindar ayrımına hapsolmasını engelleme imkânı da doğar.

Üçüncü bir başlık olarak Kürt sorunu da bu listede yer alır. Daha doğrusu bunun adı ulusal kimlik sorunudur. Kemâlist Devrim’in temel projesi seküler ulus-devlet idi. Eğer Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının küçümsenmeyecek bir bölümü Türk kimliğinin kapsayıcılığına ikna olmamışsa bu projenin başarıya ulaşamadığı kısmı görmek gerekir. Görmezden gelmek kişisel bir tatmin sağlar ama bu projenin amacına ulaşmasını sağlamaz. Vazgeçmek için değil, tersine kurucu hedeflere varabilmek için bu çetrefilli meseleye soğukkanlı bir şekilde yaklaşılmalı. Bu da halkın kendisiyle diyalog kurabilmeyi, diyalogun önündeki engelleri kaldırma çabasını ve kâğıt üzerindeki ideal çözümlerin ancak uzun vadede gerçekleşebileceğinin bilincinde olmayı gerektirir.

Bunların dışında kadına şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği, üniversitelerin ve üniversite öncesi eğitimin niteliksizliği, İstanbul başta olmak üzere büyükşehirlerdeki kontrolsüz yerleşme ve kaçak imar, holdingleşen medyanın ifade özgürlüğünü fiilen kısıtlaması gibi sayısız problemimiz var. Ancak burada bir parti programı yazmıyorum. Bazı temel noktalar üzerinden bir gelecek tasavvur etmeye çalışıyorum.

Ulusalcılığın post-Kemâlist eleştirisi

Sol-Kemâlistlerin nispeten “yeni” diyebileceğimiz ulusalcılık eleştirisinden önce, bilindiği gibi, zaten yapılmakta olan bir ulusalcılık eleştirisi vardı. Bu eleştiri aynı zamanda Kemâlizme de yönelmişti ve bu nedenle, kendi içindeki önemli farklılıklara rağmen, bir çatı kavram olarak post-Kemâlizm nitelemesine uygun bir yaklaşıma sahipti.

Hem Saray Rejimi’nin yüzde 50-50’lik bir yarılmaya yol açması hem de ulusalcılığın muhalif karakterinin zayıflaması bugün bu iki eleştiriyi birbirine yaklaştırıyor. “İktidar sorunu” açısından bakıldığında durum anlaşılabiliyor, ancak “düzen sorunu” açısından bu iki eleştiri birbirinden farklı iddialara ve hedeflere sahiptir. Hem dayandıkları temel konusunda, hem gelecek konusunda.

Ulusalcılığın anti-Amerikancı söylemi post-Kemâlistlere göre Sümerce bir roman kadar anlamsız bir şeydir. Çünkü post-Kemâlistlerin dünya düzeniyle bir derdi yoktur. Arada zevahiri kurtarmak için tepki gösterseler de günün sonunda onların gözünde ABD ve AB demokrasiyi savunur, anti-emperyalizm ise otoriterliği. Biden’ın ABD Başkanı seçilmesini Türkiye için demokrasinin müjdecisi olarak görür, AB destekli kanalların sadece Türkiye’ye yönelik ‘göçmen dostu’ yayınlarını desteklerler.

Hâlbuki ulusalcı refleksi ortaya çıkaran birtakım reel koşullar vardır. 1991’den bu yana bu coğrafya ABD’nin bizzat veya vekilleri aracılığıyla savaş çıkardığı bir yerdir. Irak, Libya ve Suriye bunun en kanlı örnekleridir. Önemli olan, Batı karşıtlığını kültürel alana kaydırarak gerici-ırkçı çizgiye düşmemek ve de “dış güçler” argümanıyla dayatılan otoriterliğe rıza göstermemektir. Anti-emperyalizm önemlidir ama elitlere değil halka faydası dokunduğu ölçüde önemlidir.

Post-Kemâlistler, ulusalcı söylemdeki komplo teorilerini yıkarken steril bir dünya kurar: Ulusalcıların Soros, Rockefeller, 12 Büyük Aile diyerek tarif etmeye çalıştığı kötücül güçler ve ilişkiler aslında ‘normal’ şeylerdir. Olan bitenin hiç de ‘gizli, esrarengiz’ olmadığına dair iç ferahlatıcı açıklamalar “ha, o zaman sorun yok” dedirtir.

Ama sorun vardır! Komplo teorileri güllük gülistanlık dünyayı çirkin resmettiği için değil çirkin sistemin işleyişini ve egemenlerini çarpıtarak tarif ettiği için kötüdür. Ulusalcıların hatası ise ülkeleri kavga eden birer insan gibi düşünüp içerideki toplumsal ve siyasî tabakaları görmezden gelmeleridir.

Ulusalcıların demokrasiyi uluslararası komploya indirgeyen kolaycılığını eleştirseler de, post-Kemâlistlerin yüzeysel ve maliyetsiz bir demokrasi anlayışı vardır. Bütün etnisite, mezhep, cemaat vb. grup kimliklerini alt alta dizip bunların güçlendirilmesiyle gelişecek bir demokrasi tasavvur ederler. Demokrasi ve özgürlüğün önündeki tek engel devlettir, devletin merkeziyetçiliği kırıldıkça otomatik olarak çevreden özgürlük fışkıracaktır. Ulusalcılar için devlet millî menfaatlerin alanı, sivil toplum ise Soros ve benzerlerinin alanıdır. Post-Kemâlistler için devlet baskı alanı, sivil toplum ise özgürlüklerin alanıdır.

Fakat demokrasi ve özgürlük cemaatler üzerinden değil bireyler ve sınıflar üzerinden tanımlandığı zaman bir anlam ifade eder. Bütün kimlikleri kuşatan standartlar vardır; dokunulmaz olan grubun kimliği, kültürü, geleneği değil grup içindeki kişilerin (kimlik temelli olmayan ve olan) yurttaşlık haklarıdır. Bu hakları ulusalcıların kutsadığı devlet tehdit edebileceği gibi post-Kemâlistlerin a priori demokrat saydığı devlet dışı örgütler, cemaat liderleri, aşiret lideri de tehdit edebilir. Baskıcı merkez-demokrat çevre ikiliği size demokrasiyi garanti etmez, tersine sizi Ergenekon-Balyoz gibi hukuksuzluklara destek vermeye sevk eder.

Ulusalcılığın toplumsal cinsiyet eşitsizliğine bakışı sınırlıdır; zaman zaman Atatürk’ün kadınlara ‘bütün hakları’ verdiği söylenir, feminizme ya kuşkuyla bakılır veya muhafazakâr bir feminizm savunulur, eşcinsel ve transeksüellerin varlıkları ve sorunları pek merak konusu olmaz. Post-Kemâlizmin anti-tezi, Atatürk döneminin kadınlar için ilerleme kadar hatta ondan fazla engel getirdiğidir. Toplumsal cinsiyet eşitliği ise çoğu zaman politik doğrucu dil polisliğine indirgenir ve üç günde bir yeni kavram üretilir.

Sol-Kemâlistler tarihsel kökenleri çok derinlerde olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin 15 yılda ‘hâlledilemeyeceğini’ bilir ama Cumhuriyet’in kuruluş döneminde bugüne ilham olacak bir sıçrama yaşandığını unutmaz. Kimliklerin mikro iktidar mücadelesine değil kültürel ve iktisadî değişimle güncel sorunları aşmaya odaklanır.

Ulusalcılığın post-Kemâlist eleştirisi, ulusalcıların keskin güvenlikçi söylemini eleştirirken bir halisünasyondan, adeta paranoyadan bahseder gibi konuşur. Onlara göre ulusal güvenlik sorunu, hatta ulusal güvenlik diye bir şey yoktur. Ayrılıkçı bir terör örgütüne karşı mücadelenin meşruluğu analitik bir değer taşımaz. PKK, devletin oturup anlaşması gereken bir harekettir, YPG’nin adı “Kürtler”dir.

Oysa terörle mücadelenin meşruiyetini değil yöntemini tartışmak gerekir. Ulusalcılığın millî güvenlik anlayışındaki “olsun da nasıl olursa olsun”cu Makyavelizm bu tartışmadan kaçtığı için sakıncalıdır. Helikopterden insan atıp işkence yapmanın sorunları çözmeyip derinleştirdiği, daha önemlisi iktidarın siyasî hegemonya projelerine endeksli bir terörle mücadele anlayışının sakat olduğu, ‘gerektiğinde’ kırmızı bültenle aranan Mehmet Öcalan’ı devlet kanalında konuşturan bir kadroya ulusal güvenlik adına güvenmenin sakıncalı olduğu ortadadır.

Post-Kemâlistlere göre ulusal kimlik ‘tekçi’dir, dayatmadır, anti-demokratiktir. ‘Anadilde eğitim’ de denen ikinci resmî dil ise tartışma üstü bir demokratik gerekliliktir.

Oysa yurttaşların ortak bir kimliğe sahip olması modern devletin doğal bir unsurudur. Mevcut koşullarda ikinci resmî dilin bir arada yaşamayı zorlaştıracağı bellidir, ancak ulusalcılardan farklı olarak örneğin bir belediyenin halk eğitim programlarına Kürtçe dersinin konmasını öfke duymanın yersiz olduğu sıradan bir şey olarak görmek gerekir.

Sol-Kemâlist bir gelecek

Türk modernleşmesinin radikal dönemi olan Kemâlist Devrim ulus-devleti ve laikliği tesis ederek gelecek kuşaklara güçlü bir temel sunmaya çalıştı. ‘Kök Kemâlizm’ veya ‘asgarî Kemâlist eşik’ olarak adlandırabileceğimiz bu temelden hareket ederek daha eşit ve özgür bir gelecek kurabiliriz. Geçmişin muhasebesini yapmak ve eksik kalan yerler için yeni düşünceler üretmek de bu sürece dahildir. “Geçmişin bekçiliği değil geleceğin öncülüğü”ne talip olanların buna karşı çıkmaması gerekir. Ulusalcıları, övgüden ibaret tarih anlatılarını bırakıp bugüne ve geleceğe bakmaya davet ediyoruz.

Bugün içinden geçtiğimiz olağanüstü dönemin sona ermesi için realist ve pragmatik bir siyasete mecburuz ama bu mecburiyeti anlamakta zorlanan ulusalcılara yaptığımız eleştiriler, kimi zaman başka taraflardan ulusalcılara yönelen farklı seslerin içinde boğulmamalı. Gelecek konusunda da, iktidar değişikliği bizim için bir son değil başlangıçtır. Ulusalcılık eleştirisinden muradımız da mevcut düzeni AKP’nin ‘aşırılık’larından arındırarak sürdürmek değildir.