© Ilias Sounas

Erhan Sandıkçı

Yüzyılın en büyük küresel fenomenleri arasına giren Covid-19 salgınından sonra artık “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına” dair tahminler etrafta kol geziyor. Devlet gücünü büyük bir agresyonla kullanarak salgını ulusal düzeyde kontrol altına alan Çin’den, sağlık sisteminin Korona’ya karşı büyük bir başarı gösterdiği söylenen Avrupa’nın “popülizme karşı son (ve en büyük) kalesi” Almanya’ya kadar birçok farklı yönetim “model” olarak öne çıkarılıyor. Öte yandan Çin olayı örtbas etme mantığıyla dünyayı zamanında uyarmamakla, Almanya da İtalya ve İspanya gibi salgından geniş bir şekilde etkilenen üye ülkelerin yardımına koşmak için Avrupa Birliği mekanizmaların işletmemekle suçlanıyor. ABD’nin pahalı sağlık sisteminden Güney Kore’nin hızlı teknik organizasyonuna kadar tartışma şimdiden birçok iyi ve kötü örneklerle doldu taştı. Bir yerden sonra çok konuşup yeni hiçbir şey söylemeyerek gevezelik yapma riski taşısa da insan bu yaygın tartışmaya birkaç kelâmla dâhil olma gereği duyuyor.

Denebilir ki modern dünyanın insanları şimdiye kadar üç farklı yola girdi. Bu üç model veya her biri kendi içinde farklı bir yönetim şekli arz eden üç farklı dünya; liberalizm, sosyalizm ve faşizmdir. Weber’in liderlik konusundaki “ideal tipleri” gibi bunlar da pratikte saf hâlde bulunmaz. Somut örnekten bahsettiğimiz zaman bu bir modelin bütün özelliklerinin geçerliliğini değil o modele yakınsayan liberalizan, sosyalizan veya faşizan örneği anlatır. Batı merkezli olduğu eleştirisini baştan kabûl ettiğim bu modellemede, hepimizin bildiği gibi Sovyetler’in çöküşünden itibaren “gâlip gelen” liberal dünyadır. Fakat son on yıldan beri herkes liberal veya eski sosyalist tecrübeleri yaşamış ülkelerde faşizan eğilimlerin güçlenmesinden yakınıyordu. Şimdi Korona salgını bu tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. “Görünmez el”in her şeyi yoluna koymadığı anlaşıldığına göre özel hastaneleri kamulaştıran İspanya’ya bütün mal ve hizmetlerin kamulaştırılması ile mi eşlik edilecek? Kaderi serbest piyasada “serbestçe” tâyin edilen insanlar gelecekte -daha iyi bir hayata değil- herhangi bir hayata sâhip olabilmek için devleti daimî olarak göreve mi çağıracaklar? Yoksa yaşadığımız şeyi Çernobil faciası gibi sosyalist bir diktatörlüğün küçük hesaplar peşinde yönetemeyerek dünyaya verdiği bir zarar olarak mı görmek gerekiyor?

Bilmiyorum. Biraz da sinemadan konuşalım. Can sıkıntısından ne yapacağımı şaşırdığım şu günlerde Ekşi Sözlük’te gezinirken “zeki demirkubuz vs nuri bilge ceylan” başlığına denk geldim. Bir entry’de iki yönetmeni karşılaştırmak yerine ikisinin yönettiği bütün filmlerin Şahan Gökbakar’ın oynadığı Recep İvedik serisinin tek bir filmi kadar bile izlenmediğinden bahsediliyordu. Kaba klişeler üzerine kurulu Recep İvedik filmlerinin defalarca rekor kırdığını biliyordum ama doğrusu böyle rafine bir bilgi beni şaşırtmadı desem yalan olur. Emin olmak için tek tek izlenme sayılarına bakarak bilgiyi teyit ettim. Peki, uluslararası ödüllerle, film eleştirmenlerinin yorumlarıyla, daha birçok kriterle ölçebileceğimiz şekilde pek çok başarılı eser üreten bu iki yönetmenin toplamda bir Recep İvedik kadar izlenmemesi bir sorun mu? Belki durumu serbest piyasacı bir mantıkla “satıyorsa sorun yok” diyerek arz-talep ilişkisi üzerinden açıklayabilirsiniz. Ama mesele o kadar basit değil. Recep İvedik’in “prim yaptığını” gören sinemacılar benzer filmler yapmaya başlıyorsa, kokuyu tâkip eden Youtuber’lar da derhâl aynı yoldan “yürüyorsa”, Türk sineması birbirinin kopyası filmlerle (sâdece Recep İvedik kopyaları değil, meselâ salak mafyalı, aptal sarışınlı, aşırı abartılı tepkiler veren ergenli birbirinin taklidi komedi filmleri) dolup taştıysa “sektörde” gözle görülür bir kalitesizleşme var demektir. Bu da insana bir şeyler katan, doğayı, toplumu ve kendi gerçekliğini anlama konusunda ona yeni bir bakış açısı kazandıran, fantastik veya gerçekçi bir üslûpla belirli hisleri ve düşünceleri daha derinden yaşamasını sağlayan filmlerin azalması demek.

Yine de günün sonunda o tartışma bitirici soru, cevabı bilinmiyormuş gibi yapılarak sorulur işte: “İnsanlar kendi iradeleriyle gidip bilet alıyor mu almıyor mu kardeşim? Adamın yaptığı iş satıyor mu satmıyor mu?” Ben, neyin daha iyi ve insanlar için daha faydalı olduğuna dair bütün görüşlerin eşit derecede “doğru” olduğuna inanmayan bir objektivizmi benimsediğim ve en az iki insan arasında geçen hiçbir şeyin tamamen “kendi hâline” bırakılmaması gerektiğini düşündüğüm için meseleyi bu kadar kolay bağlayamıyorum. (Bu arada evet, iki insan arasında geçen şeylere “özel hayat” da dâhil ki “ev içi şiddet”i cezaya tâbi tutan hukukî düzenlemeler beni bu konuda yalnız bırakmıyor.)

O hâlde ortada bir sorun var. Ama çözümü ne olmalı? Liberal dünya -sorunun varlığını kabûl ettiği takdirde- şu cevabı verir: Okullarda daha iyi bir eğitim verilir, insanlar erken yaşlardan itibaren entellektüel seviyelerini yükseltecek bir tedrisattan geçer, böylece toplumun tercihleri daha nitelikli ürünlere yönelir, kültürel etkinlikler teşvik edilir ve saire… Ancak her sorunun eğitimle çözüleceği fikrinin zannedildiği kadar isâbetli olduğunu düşünmüyorum. Bir kere okulda verilen eğitimin birey üzerinde aileden ve diğer geleneksel kurumlardan gelen eğitim kadar etkili olup olmadığı tartışmalı bir konu. İkincisi, mevcut toplumsal yapı ve kültür haftada birkaç saatlik bir dersin etkisine direnemeyecek kadar zayıf olabilir mi? Bu “talep yanlı” çözümün bizim “Köy Enstitüleri kapanmasaydı şimdiye Norveç olurduk.” romantizmimiz gibi biraz hayâlci olduğu belli.

Peki “arz yanlı” bir çözüm nasıl olabilir? Mâdemki belirli kriterlere göre iyi ve kötü filmler var, o hâlde devlet hemen bir Sinema İzin Kurulu ihdas etsin, senaryolar önce müracaat etmek sûretiyle bu kurula intikâl ettirilsin, hiç değilse filmin çekimi ve kurgusu bittiği zaman kurul filmi izlesin ve kalitesine göre gösterime girip girmeyeceğine karar versin. Bu yöntemin sakıncalarını kolayca öngörebilirsiniz. Hadi söz konusu kurul belirli bir sanat görüşüyle sınırlı kalmayıp sanatçının yorumuna özgürlük tanıdı, peki kurulun bâzı filmlerin üzerini iktidarın çeşitli politikalarıyla çeliştiği için çizmeyeceğini nereden bileceğiz? Dahası bizzat iktidarın bir politikasını hedef alan filmler bu kuruldan geçebilecek mi? Veya nüfuzlu yönetmenler gücünü kullanıp, filancanın akrabasının akrabasını yahut partideki tanıdığının tanıdığını araya sokup “kötü” filmlerine gösterim izni kapmayacak mı?

Birinci çözüm yolu aslında çözümsüzlük yolu, ikincisi de düpedüz sansür ve rüşvet mekanizması. Meseleyi yerinden milim oynatamadık, olduğu yerde duruyor. Demek ki bir ara yol bulmaya veya iki yöntemden hangisinin düzeltilebilir olduğunu anlamaya çalışacağız.

“Piyasacı” çözümde iyimserliğin hareket noktası insanların bireysel tercihleri. Yâni insanlar bir şekilde, hani mümkün olursa eğitimle, “yetkin” kişilere daha fazla kulak vermeyle, iyi örneklerin kötü örnekleri etkilemesiyle tercihlerini olumlu anlamda değiştireceklerdir. “Sivil” iyimserliği terk ettiğiniz zaman hiçbir şeyin anlamı kalmaz, o zaman “dükkânı kapatıp gitmek” gerekir. Farklı olanların denk koşullara tâbi olduğu bir düzende bunun ne kadar mümkün olabileceği ise ancak zamanın gösterebileceği bir muammadır.

“Müdahaleci” çözümde iyimserliğin hareket noktası insanların organizasyonu (örgütlenmesi veya örgütlülüğü). Tarımın keşfinden itibaren çeşitli şekillerde sâbit/kurumsal organizasyonlara yönelen insanlık zaman içinde bu örgütlenme biçimini daha iyiye doğru dönüştürebildiyse yine bu tarihsel evrimde ısrarcı olmak gerekir. Yâni sinemayı bireysel “serbestliğe” bırakmayarak toplumsal kontrolü gerçekleştirmek, ama bu kontrolün belirli eşitlikçi ve özgürlükçü ilkelere bağlı kalmasını sağlamak… Piyasacı çözümde bahsedilen kültürel dezavantajların varlığına benzer şekilde burada da hâl-i hazırda devlet bürokrasilerinin -bıçakla kesilmesi çok zor- yozlaşmış gelenekleri gibi bir engel söz konusu. Yine de atomik evrime kıyasla örgütsel evrimin gücünü toplumsallaşmadan alan imkânlarının daha fazla olması akla yatkın geliyor.

Bireyselle toplumsal arasında sallanıp duran, toplumsala yaklaştığı kimi zamanlarda da eşitlikle zorbalık arasında başka bir eksende gidip gelen ve yine bireyselle yeni bir eksen kuran modern çağın sarkacı post-Koronyal dönemde hangi yöne kayacak? 19’uncu yüzyıl salgınlarını hatırlatan kapı mühürlemeli yönetim sistemlerinde bugün hayat kurtarıcı potansiyel gören insanların ertesi gün nefes alamamaktan şikâyetçi olacakları âşikâr. Ama alafranga/alaturka liberal hükûmetlerinin “evde kalın” çağrılarının kendilerini kapsamadığının farkında olan, geçinebilmek için her gün “evde kalmamak” zorunda olanlar da bağlı oldukları düzeni artık düne göre daha iyi tanıyor. Üstelik en azından geçici bir süre için “kamu”nun devreye girmesi liberal çevrelerde de ehven-i şer olarak görülüyor.

2008 krizinden sonra olduğu gibi salgınla sarsılan ekonomileri kurtarmak için devletler daha fazla rol alacak. Ancak neo-liberal küreselleşmenin yargılandığı bir mahkemeden pekâlâ faşizan bir hüküm de çıkabilir. Örneğin Macaristan’ın dünden girmiş olduğu bu yolda vites arttırması şaşırtıcı değil. Faşizmin genelde başarısız sosyalist teşebbüsleri tâkiben gelmesi de böyle bir karamsarlığı haklı çıkarıyor.

Neticede tarih çeşitli güçlerin mücadelesiyle şekilleniyor, bu önceden yazılmış bir senaryo değil. Belki de “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” gelecek “keşke her şey eskisi gibi olsa” dedirtecektir. Belki de gösterime sâdece Recep İvedik’in girebildiği bir distopyaya uyanacağız. Ama geleceğin bugünden iyi olmasını beklemek için önce bugünden farklı olacağından emin olmak gerekiyor.