Geçinmek için günlük işlerde çalışmaya başlayan bir üniversite öğrencisinin günlüklerinden alınan bu satırlarda bölünmüş bir karakter bulacaksınız: Kültürel/bireysel beklentiler ile maddi gerçeklik arasında, tarımsal aile ekonomisi ile kurumsal hizmet sektörü arasında, “sınıf bilinci” ile “yanlış bilinç” arasında…

İlk bölüm: https://hararet.org/uc-bes-kurus-pesinde-bir-universitelinin-gunlugu-1/


İkinci gün. Dünkü yorgunluğun etkisiyle sabah çalan alarmları susturup yattım. Okula gitmedim. Dernekte X abiyle siyaset ve tarih üzerine konuştuk. Yanıma Niyazi Berkes’in kitabını almıştım. Dernekte uzun kaldık diye dışarıda fırsat olmadı, eve dönünce okumaya heveslendim. Eve dönmeden önce pilavcıda Y ile Fransız Devrimi’nden söz etmiştik. Robespierre, Kuzey Kore, Barzanî referandumu filân…

Sonra telefon çaldı, dünkü yorgunluktan sonra bugün iş miş yapmam, diyordum ama ofisten aradılar, acil iş varmış, hemen falan otele gitmem gerekiyormuş. Eh, iş beklemez. Atladım gittim. Bu sefer çok katlı bir yer. Konuk yok, müşteri var ama onlar da pek “üst” tabakadan. Bangır bangır müzikle dans eden, dakika başı tepsi dolu bulaşık çıkaracak kadar içen insanlar. Yerlisi yabancısı… Yine kendimi tam olarak esas aktör ve aktrislerin yerine ait hissetmiyorum ama yine benimle aynı sınıftan olanlara uzaklığım, diğerlerine göre kat be kat fazla. Dünkü yine dört saatti. Bu uzadıkça uzuyor.

Bardakları düşürüp kırınca Genel Müdür geliyor, “defol” diyor. Bir an duraksıyorum, bu lâfı olduğu gibi kabûl edip başımı eğemem. “Sen kimsin, buranın sahibi misin?” diyecek oluyorum ama keltoş İngilizce konuşuyor. Galiba “defol” değil “Be careful!” dedi bu. O sinirle ters ters bir şeyler söylüyorum ama o müziğin altında ne o anlıyor ne ben.

Oraya git, buraya gel. Her katın ayrı bir ismi ve bu isimler elbette(!) İngilizce. Böyle olunca akılda kalması daha zor ve verilen “acele” talimatları uygulaması daha da zor. Kafamıza göre yapıyoruz. Kimi zaman bilerek yarım yamalak yapıyoruz. Saatlerin verdiği acıya dayanmak için, bazı belirsiz talimatları yaya yaya yerine getiriyoruz. Boşlar alınacaksa birer ikişer ve ağır ağır alınıyor. Soran olursa boş durmuyorum.

Dışarıda deli gibi yağmur. Tam çıkıp sigara yakılacak hava. Ama daha iş çok. Vakit de çok. Gecenin ikisi oldu, namussuzun eziyeti hâlâ devam ediyor. Herkeste ayrı bir sıkıntı. Lâf çakıyor, arkasından sövüyor, uyuşuklukla suçluyor, arada çaktırmadan kenardaki iki dubleyi çekiyor. Benim aklım hep saatte. Hesapta Berkes’in kitabını okuyup irşad olacaktım, şimdi bacak ağrısından imha olacağım. Artık bırakacağım herhâlde derken ha son bir saat, ha son bir saat… Borçlar geliyor aklıma, kira geliyor, faturalar geliyor, haftada şu kadar gün gidersem ayda ne kadar kazanacağım geliyor. 60 lira.

Düşünüyorum. Değer mi? Sanki değmez gibi be. Çocukken izlediğimiz dizilerdeki yaşlı amcaların giydiği gibi çift taraftan askılı ve sırtta birleşip Y şeklini alan elbise giyen barmenlerden emir almak, “kıdemli”lerin esprilerine maruz kalmak, yeri geldiğinde şaka yollu küfürler işitmek… Hepsi 60 liraya dahil. Bu 60 liraya değip değmeme bahsini kendi içimde düşünürken bir yandan da madende, inşaatta, şurada burada her Allah’ın günü ter akıtan insanlara haksızlık etmemek istiyorum. Evet, çok yeni de olsa artık işin içindesin, dünyanın bir de bu yüzü olduğunu, bu insanların da var olduğunu daha iyi görüyorsun.

İlk gün mesai bitince Z’yi arayıp “Sosyalizmi kurmak için bana düşen görev ne? Hangi bankayı soyacağım, kime suikast yapacağım, söyle.” deyişim espriydi elbette, ama emeğini satarak var olmaya çalışmak, üstelik benim bireysel çatışmalarımdan çok daha meşakkatli bir görev olmak üzere bir ailenin karnını doyurmaya çalışmak espri değil, hayatın ta kendisi. Hâl-i hazırda, yaz aylarında, annemin topladığı çayı yüklenip alımyerine götürmek gibi bir alışkanlığın içindeydim. Ama emeğin bu statülendirilmiş, sınıf ayrımının her anında hissedildiği biçimi başka bir şey. “Dur oğlum bi’ soluk al.” diyen annen yok, “Hadi hadi çabuk.” diyen elinin körü var. Evet, bir de bu dünya var.

22 Eylül 2017, 05.41. İş dönüşü.