Gezi Direnişi 10 yaşında…

AKP ve Fetullahçı tarikatın memleketi boğmaya çalıştığı on iki yıllık sürecin ardından milyonlarca insan sokaklara döküldü. Sosyalistlerin flamaları ve milyonlarca insan için bir kez daha hürriyetin sembolü haline gelen Atatürklü Türk bayrakları sokaklarda dalgalanıyordu.

Geziyle beraber milyonlar bir yandan siyasal islamın fabrika ayarlarına dönmesine vesile olurken diğer yandan da Türkiye’deki sosyalist harekete “Biz hazırız, sen neredesin?” sorusunu soruyordu.

Bu bağlamda, 2012 yılında, Gezi’den bir yıl önce, HDP’nin kuruluşu farklı toplumsal mücadele alanlarından gelen hareketleri Kürt siyasal hareketinin ivmesiyle birleştirmeyi hedefliyordu.

2014 yılında TKP’nin Sol Cephe çıkışı ve ardından yaşadığı ayrışma ise “Sen neredesin?” sorusuna verilen bir cevap niteliği taşıyordu. Birleşik Haziran Hareketi girişimi de bu cevabı solun tüm özneleri üzerinden yeniden üretmişti.

Tüm bunlar yaşanırken CHP  yapısıyla ve sağcı çıkışları ile “yurttaşların” önünde bir engeldi ve sosyalistler bu enerjiyi bir mücadele haline getirebilirdi.

2017 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu, son birkaç yıldaki yeni toplumsal hareketlerin tüm deneyimlerini birleştirerek bir yol haritası çizmeyi planlıyordu.

Öyle ki artık, müşahitliği bile beceremeyen/becermeyen bir CHP’nin karşısında, kendine yönelik özgüvenini tazelemesi ve müşterek bir program etrafında ilerici kesimleri birleştirmesi gereken bir sol var.

Topluma alelade reçetelerle değil, etkili sonuçlar elde eden mücadele pratikleriyle ulaşmamız gerekiyor.

Bu gerekliliğe istinaden, Hararet.org’daki bazı tezlere de yanıt vermek istiyorum:

Cumhuriyetin kurucu kadrolarının yaptığı devrimlerin ilerici birikimini inkar etmek, Marksizm dışı bir yaklaşım olacaktır. Bilakis, bizi sosyalist yapan, Cumhuriyet devrimlerinin belirli uğrakları için soracağımız “Niye başka türlü yapmadılar?” sorusudur.

Milliyetçilik nasıl dönemin ruhuna göre şekillenen bir hareketse Kemalizm de ondan farklı değildir.

Yirmi birinci yüzyılda “Kemalizmsiz Atatürkçülük” diyebileceğimiz ve temel vurgusu “devletin güvenliği, Türk vatanının bütünlüğü” olmayan, bütünüyle orta sınıf eğilimleri yansıtan bir Atatürkçülüğün geliştiğini Gezi’de bizzat gördük. CHP’nin içerisinde de Kemal Kılıçdaroğlu’nda cisimleşen ve ulusalcılar tarafından “Yeni CHP” olarak adlandırılan dönüşümü böyle okuyoruz. Yani CHP’nin ulusalcı, güvenlikçi ideolojisinin terk edildiğini ve özgürlükçü, kapsayıcı bir ideolojik yapının inşa edildiğini görüyoruz. Bu yeni Atatürkçü kimliğin başat örneğini, Gezi ile beraber sokağa dökülen ve özellikle Atatürk’ün fotoğrafının olduğu Türk bayrakları oluşturuyor.

Türkiye İşçi Partisi

Türkiye İşçi Partisi bu kesimlerle bir diyalog kurmayı başardı ve bu diyalogu siyasal bir pratiğe dönüştürmek için gerekli adımları atmaya başladı. Öyle ki bugün, Kemalizm ile birlikte anılan değer setlerinin taşıyıcısı düzen dışı sol siyaset olacağını net bir şekilde görüyoruz. Bu yeni öznelliği anlamak için 1965’in parlamentarizm ile barışık, devrimci, sosyalist TİP’inde, Gelenek hareketinde ve günümüz TİP’in neoliberalizme yönelik eleştirilerinde aramak gerekir.

Bu noktada özeleştirel bir çıkarım da yapalım: Türkiye’deki sosyalist öznelerin Türk bayrağından duyulan rahatsızlığı aşması gerekmektedir. Bunun imkânı da Türk bayrağını özgürlüğün ve laikliğin simgesi olarak gören beyaz yakalı emekçilerle iletişim kurabilmekten geçmektedir. Bu kesimlerden geri durmak bir hata olacaktır, bu kesimlerin yaşadıklarının liyakat sorunu değil, sınıfsal bir sorun olduğunu anlatmak gerekmektedir. Ancak bunu yaparken Kürt siyasi hareketine düşmanlık yapmak düzen siyasetinin kapılarını açacaktır.

 “Tek millet, Tek Devlet, Sosyalist Cumhuriyet” sloganı bir oksimorondur. Kürt siyasi hareketiyle mesafeli olmak  başka bir şeydir, onları tukaka ilan etmek başka bir şeydir. İkincisi sizi düzen siyasetinin bir parçası yapar.

Özetle şunu söylemekte fayda var: Bir mağlubiyet yıllarından geçiyormuşçasına Kemalizmden reçete çıkartmaya çalışmak apolitik bir tavır olarak karşımıza çıkıyor. Kendisini sürekli bir güvenlik krizleriyle var eden bir ülkede Kemalizm ve sol kapsayıcı bir mücadeleye dönüşmesi beyhude çabalardır.

Buradan hareketle bizim mücadelemiz Kemalizmi kapsamak değil, Atatürk etrafında toplanan yurttaşları belirli bir cephe etrafında örgütlemektir: Önce toplamak, sonra sosyalizm mücadelesine kazandırabilmek.

Devam edersek; seçim sürecinde Millet İttifakının stratejisinin çökmesi bizi bir mağlubiyet ile karşı karşıya bırakmıştır. Bunun nedenleri kamuoyunda halihazırda tartışılmaktadır.

Sosyalistler için ise nasıl bir sürecin gelişeceğini hep birlikte göreceğiz. Ama sonuçta TİP 1 milyona yakın yurttaşı bir araya getirmeyi başardı, birçok sivil toplum öznesinin de güvenini kazandı. Bu kazanımı büyüterek toplumsal muhalefeti bir araya getirmenin, insanları da birer aktif yurttaşa dönüştürmenin yollarını arayacağız.

Çok uzağa gitmeye gerek yok. Gezi’de sokaklara çıkan milyonlarca yurttaş bu seçimlerde müşahit olarak mücadeleye katıldı. Hatta daha iddialı bir şey söylemek gerekirse TİP’e üye yaptıran da yurttaşlık bilinciydi.

Reçeteleri bir köşeye bırakarak hedefe ulaşmak için sosyalistler ile toplumun arasındaki buzları kırmalı ve bunun için yeni bir siyaset tarzı inşa etmeliyiz. Çarpan etkisini ancak bu tarzın araç, eylem ve kurullarını geliştirdiğimiz ölçüde yaratabiliriz.

TİP’in tüm girişimleri özünde buna yönelik olsa da “Ben buradayım, siz gelin” yaklaşımı, Türkiye solunun (sosyal demokrasi de dahil) bir başarısızlık hikayesi olageldi. Bu hatadan dönüldüğünü görüyoruz, Emek ve Özgürlük İttifakı bunun bir örneği, diğer bir örneği kentlerde semt evleri kuranlardır. Hâlâ, 2015 yılında “Seni başkan yaptırmayacağız” diyen Selo’dan öğrenmemiz gereken çok şey var.

Seçimin sonuçlarının yaratacağı olumsuzluklara rağmen öne çıkmanın ve düzen muhalefeti tarafından edilgen haline getirilen siyaset alanını canlandırmak gerekiyor. Bunun araçlarını geliştirmek de bu mücadeleyi örgütlü veya örgütsüz veren herkese ait.

Sosyalist özne veya öznelerin kapılarını en geniş kesimlere açmaya cüret etmesi artık tarihsel bir sorumluluktur. Bize düşen görev büyük anlatıları bırakarak, sosyalist özne ile toplum arasındaki buzları kırmak.

Kendine “öz” arayanlara da çağrım:

Celaliyim, Celalisin, Celali.

Batur Kılıç