M. Emre Bilgi

“If Hitler invaded Hell
I would make at least a favourable
reference to the Devil
in the House  of Commons.”
Winston Churchill

Platon’un Devlet kitabının birinci bölümünde doğruluk, güven ve fayda arasındaki ilişki çeşitli haller örnek verilerek irdelenir. Bu hallerden para, paranın emanet edildiği kişi ve paranın işletilmesi arasındaki ilişkiye dair bölüm şu şekildedir:

“-Peki, para ortaklığında, ne zaman doğru adam hepsinden daha faydalı olabilir?
-Paranı, olduğu gibi saklayacak, sağlam bir ele emanet etmek istediğin zaman Sokrates.
-Ama, bu senin dediğin durumda para işletilmeyecek, olduğu gibi duracak.
-Evet.
-Demek ki, doğruluk yalnız paranın işletilmediği zaman faydalı olabiliyor.”1

Kitap, aynı zemin üzerinden tartışmaya devam eder; bir felsefe kitabından beklenecek şekilde sorudan soruya, konudan konuya atlar. Doğruluğun ne olduğu ne olmadığı tartışılır ve Platon’la özdeşleşecek ideal tanımına varır. Doğruluk için bir işlevsellik aranmaz, doğruluk için doğru olunur. Bu doğruluk tartışmasından hareketle devlet, politika, toplum ve birey arasında ideallerden ve erdemlerden oluşan bir bağıntı örülür.

Gelgelelim, ‘reel’ politikanın koşulları sırf erdemlerden, ideallerden, ilkelerden oluşan bir söylemin başarısına izin vermez. Politika araçları itibariyle dünyevi olduğu gibi, amaçların da dünyevi olması esası üzerine kuruludur. Dinden, ideolojiden, süregelen gelenekten veya hislerden ibaret, irrasyonel amaçlar uğruna güdülen politikaların pek azının başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Basit tarihi olaylardan örnek verecek olursak; hiçbir Selçuklu emiri, Kılıç Arslan sırf meşru hükümdar olduğu için kılıcını sunmaz, Kılıç Arslan ‘savaş, cinayet ve hile yoluyla babadan kalma mirasının bir bölümünü ele geçirir’2 ve hakimiyetini sağlamlaştırır. Haçlı Seferleri’nin nihai amacı Tanrı’nın Krallığı’nı kurmak değil Doğu’nun iktisadi zenginliklerini elde etmektir. Modern döneme göz attığımızda da başarılı politikacıların Machiavelli’nin ruhunu şad eden yöntemler ve eylemler izlediğini görmek mümkündür. Bismarck arkasında bir siyasi parti olmaksızın, bir koalisyondan ötekine kayarak modern ve birleşik Almanya’yı inşa eder.3 Muhafazakâr yapısına karşın liberallerle ittifak kurmasını, sonradan Anti-Sosyalist Yasa’nın mimarı olmasına karşın sosyalistlerle görüşerek sosyalistlerden ders almasını bilir.4 İttihatçılar, 1908 Devrimi’ni imparatorluğun diğer dini ve etnik unsurlarıyla işbirliği yaparak gerçekleştirir. 31 Mart İsyanı’nı bastıran Hareket Ordusu bir yandan mücadele ettiği etnik Balkan çetelerini de arasına katarak İstanbul’a yürür. (1908-1909’dan yüz yıl sonra benzer bir ittifakı İslamcılar-Kürtçüler arasında ‘demokrasi’ ve ‘vesayetin tasfiyesi’ kavramları etrafında ‘karşı-devrimci’ bir formda görürüz.) 1917’nin karmaşa ve çalkantılarla dolu Rusya’sında, Bolşevikler Kornilov Darbesi’ne karşı Kerenski hükümeti ile ‘pratik bir ittifak’ oluşturmakta bir an bile duraksamaz. (Lenin de Troçki de ‘ilkesel’ bir tehlike altında olduklarının farkındadırlar; fakat Kornilov’un başarılı olması Kerenski’nin zayıf hükümetinin devam etmesinden Bolşeviklerin istikbali adına daha tehlikelidir. Dolayısıyla iki devrimci de bu pratik ittifakta ilkesel duruşlarını “Kornilov’a karşı savaşacağız, savaşıyoruz ama Kerenski’yi desteklemiyoruz” ve “Kerenski’yle birlikte, ama bu güvenilmez müttefikle siyasal farklılıkları geçiştirmeden, Kornilov’a karşı” sloganlarıyla açıkça belli eder.)5 Troçki, bir savaş politikası olarak iç savaş sırasında eski çarist subayların uzmanlığından faydalanılması gerekliliğini savunarak Bolşevik Parti ilkelerine ters düşmüş gibi görünse de, Kızıl Ordu’nun temellerini kurmayı başarır.6 Cumhuriyeti bir ‘milli sır’ gibi kalbinde taşıyan Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı tamama erene dek ‘saltanat ve hilafeti kurtarmak’ amacını vurgular. (Hararet.org’da yayınlanan Gazi Paşa II yazısı da Mustafa Kemal Paşa’nın politik ajandasının ilkesellik, fırsatçılık ve faydacılık üçgeninde nerede durduğuna dair bu yazının temel argümanına önemli katkılar sunar.) Yazının başında sözü zikredilen W. Churchill liberal-kapitalist bir ülkenin başbakanı ve iflah olmaz bir anti- komünist olarak, savaşta olduğu Hitler Almanya’sına karşı, Stalin’le ve SSCB ile savaşın sonuna kadar koordineli bir şekilde ittifak yürütmeyi bilmiştir. Tam tersini Stalin için söylemek de mümkündür. Özetle, politika tarih boyunca acımasız, kirli, çatışma kadar uzlaşma ve esneme gerektiren, tavizlerin alınıp verildiği, yalanların söylenip gerçeklerin çarpıtıldığı bir alan olmuştur. Politikanın birtakım erdemlerden, etik ilkelerden, ideolojik duruşlardan ayrık ve neredeyse bağımsız bir tekniği ve işleyişi vardır. Yani politika, bir fırsatçılık ve faydacılık sanatıdır.

Şimdi yazının başında verilen Platon alıntısına dönelim. Alıntıda kurulan parayı emanet eden, para, paranın emanet edildiği kişi ve paranın işletilmesi arasındaki ilişkiyi politikadaki seçmen, oy, politikacı ve iktidar arasında kurmak mümkündür. Şayet bir seçmen, ilkelerinin yalnızca temsil edilmesi ve ihtiyaçlarının yalnızca dile getirilmesi arzusundaysa, oy verdiği politikacının ilkesel bir duruş sergilemesi ve yeri geldiğinde seçmenlerinin ihtiyaçlarını dile getirmesi yeterlidir. Fakat bu hiçbir pratik sonuç doğurmaz, tıpkı güvenilir bir kişiye para emanet edilmesi ve bu paranın işletilmeden saklanması gibi. Seçmen, savunduğu ilkelerin pratiğe dökülmesi, hayata hâkim olması; ihtiyaçlarının karşılanması için politikacıya oy verir. Politikacı politika arenasında kirli, çamurlu yollara girerek, fırsatları kollayarak, kendisini destekleyen/oy verenlerin ilkelerini muktedir kılmakla ve ihtiyaçlarını karşılayarak fayda sağlamakla yükümlüdür, yani parayı saklayan değil işletendir.

Malumu ilan etmek gerekir; demokratik bir sistemde kitle partileri ön plana çıkar. Diğer bir deyişle, devrimci-ihtilalci metotları benimseyen, Lenin’in “Kaynaşmış bir grup halinde, sarp ve zorlu bir yolda, birbirimizin ellerine sıkı sıkıya sarılmış olarak ilerliyoruz. Düşman tarafından her yandan sarılmış durumdayız ve bunların ateşi altında hemen hemen hiç durmadan ilerlemek zorundayız.”7 diye tasvir ettiği dar fakat vurucu olması arzulanan siyasi parti örgütlenmesi demokratik sistemlerde etkin değildir. Bu tür partiler “uzlaşma yolu yerine savaşım yolunu”8 seçmişlerdir. Demokratik usulleri benimseyen kitle partileri ise uzlaşma yoluyla, ulaşabileceği en büyük kitleye ulaşmak amacını güder. Nitekim çok partili hayata geçildikten sonra İsmet İnönü liderliğindeki CHP’nin DP’ye karşı yine DP’den kopmuş bir parti olan Hürriyet Partisi ile ittifak yapması; İsmet Paşa’nın 60’larda, oluşmaya başlayan işçi sınıfına hitap edebilmek kaygısıyla ortanın soluna cevaz vermesi demokratik usulleri benimsemiş bir kitle partisinin yapması gereken manevralar olarak örnek verilebilir. Kısacası kitle partisi demokratik bir sistemde yekpare bir ilkesel duruşla iktidara gelmeyi nadiren başarır ya da hiç başaramaz. Bu bakımdan kendi içinde birbirinden farklı ilkeleri olan grupları -en geniş ortak siyasi düzlemde- barındırdığı gibi, dışarıda da kendisinden esas olarak ayrışan partilerle güncel politikalar ve stratejiler etrafında uzlaşmak zorunluluğunda kalır.

Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanlığı sistemi ile kabul ettiği %50+1 şartı işbu kitle partilerinin iktidara gelmek için politik manevralar yapmasını, kimi zaman hiç de uyumlu olmadığı partilerle ittifak yapmasını zorunlu kıldı. Milliyetçi figürlerle kurulan İyi Parti’nin oy tabanını genişletmek için merkez/merkez sağ eğilimli bir çizgi izlemesi, 2000’lerin başında ulusalcı-sosyal demokrat çizgide nispeten daha dar bir oy tabanına sahip olan CHP’nin ulusalcılığı öteleyip, ‘homojenliği’ törpüleyerek daha popülist bir merkeze oturması hem kitle partileri olmalarının hem de %50+1’in bir gerekliliği ve sonucuydu. Bahsedilen istifalar, itirazlar, tasfiyeler de bu ‘dönüşümden’ kaynaklandı. İyi Parti’den kopan milliyetçiler partinin merkez sağa doğru kaymasından, CHP’den kopan ulusalcı/Atatürkçüler partiye ‘liberallerin, yetmez ama evetçilerin, iktidar eskisi birtakım politikacıların’ doluşmasından, muhalefette kalan diğer partilerle açık veya zımnen masaya oturulmasından şikayetçiydi. Partilerinin ilkelerinin zedelendiğinden dem vurup parti yönetimlerini ilkelerden uzaklaşmakla suçlamalarının sebebi kitle partisi olarak ve %50+1 şartını sağlayarak iktidara gelmenin bir zorunluluğu olgusuydu aslında. (Cihaner’in %50+1 şartının parti içinde bir tür denetim ve baskı mekanizması haline geldiği iddiasını da yine de göz ardı etmemek gerekir.9)

İyi Parti’de Yusuf Halaçoğlu, Özcan Yeniçeri, Nevzat Bor gibi milliyetçi isimlerin, Ergenekon Kumpasında dik ve onurlu duruşuyla zihinlerde yer eden “Teğmen” Mehmet Ali Çelebi’nin ve 2018’de Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı olan Muharrem İnce’nin istifalarını, Ümit Özdağ’ın eleştirileri sonucu İyi Parti’den ihraç edilmesini bu bağlamda sayabiliriz. (Tabii ki kişilerin ötelendiği, dışlandığı bir yerde durmak istememesi; ait hissetmedikleri yerden ayrılmak istemesi en doğal haklarıdır ve hiçbir şekilde bu sebepten suçlanamaz.)

İstifaları bütüncül bir biçimde incelediğimizde ilkesel olarak kastedilenin ‘laik, modern, üniter cumhuriyet’ ‘iç ve dış düşmanlara karşı tam bağımsızlık’ ve ‘ulus-devlet’ olduğunu görürüz. Peki bu esasları savunan seçmenler olarak, Platon’dan yaptığımız alıntı bağlamında istifalar hakkında nasıl bir muhakeme yürütebiliriz?

Ülkenin son çeyrek asrını özetlemek yerine güncel vaziyetine göz gezdirelim. Modern cumhuriyetin gereği olan ve politikadan uzak tutulması gereken kurumlar etkisizleştirilmiş (Sayıştay, AYM), akademisi iflas etmiş, yasama organı olan meclisi işlevsizleştirilmiş, yargı organı olan mahkemeleri yürütme organının etkisini girmiş, kısacası kuvvetler ayrılığı büyük hasar almış, ordu bakımından FETÖ ve darbe teşebbüsü bahane edilerek askeri liseleri ve askeri hastaneleri kapatılmış; harp okulları Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanarak -yine- politikanın insafına bırakılmış, eğitim sistemi delik deşik edilmiş, ulus-devlet dokusu politik kavgalara, tarihsel hınç duygularına kurban verilmiş, dış politikası iç politikasına alet edilen (bağımsızlık tam olarak bundan dolayı sağlanamaz), onurlu ve çalışkan gençliğinin umutlarının köreltildiği bir ülke manzarasını görmemek elde değildir. Bu manzaranın sorumlusu olan mevcut iktidarın “ortaklarını değiştirmesi” bu manzarayı düzeltmediği gibi artan otoriterleşmeyle gittikçe kötüleşmektedir. Dolayısıyla sayılan ilkeler, duruşlar ve politik anlayışlar artık ‘muhafaza edilecek’ şeyler olmaktan çıkmış ‘hedeflenen, muktedir olması amaçlanan’ şeylere dönüşmüştür. Somut yansımasını artık göremediğimiz bu ilkelerin, ideallerin bahane edilerek istifa edilmesini, ya küçük, korunaklı bir ideolojik kaleye çekilmeye ya Don Kişotvari bir şekilde yel değirmenlerine saldırmaya10 benzetmemek mümkün değildir. Halbuki seçmen olarak biz, istifa edenleri politikanın muharebe alanında reel politikanın doğasına uygun olarak mücadele etmeleri ve sonuç almaları için seçmişizdir.

Troçki 1908 Devrimi’nin ardından Jön Türkler hakkındaki makalesinde şöyle der: “Zafer, argümanların en güçlüsüdür ve başarı, referansların en etkilisidir.”11 “Yolumuz uzun, heyecanımız yüksek, gençliğimiz var. Biz adalete susamış, demokrasiye inancı tam, Türk gençliğiyiz. Ve de asla vazgeçmeyeceğiz!” vurgusuyla, toplumun farklı kesimlerine de hitap ederek üst üste iki seçim kazanan, esasında merkez sağ profili çizen fakat CHP/Millet ittifakı adayı olan Ekrem İmamoğlu’nu ve ülkücü/milliyetçi kökenine rağmen HDP seçmeninden de oy almayı bilen, Atatürkçü ve milliyetçi söylemini devam ettirerek ve Ankara’daki icraatlarıyla muhalif seçmene umut veren Millet ittifakı adayı Mansur Yavaş’ı düşündüğümüzde Troçki’nin sözünü örneklendirmiş oluruz sanıyorum. (Troçki’nin aynı makalesinde Jön Türklerin vatanseverlik ve milliyetçilik bayrağına sıkı sıkı tutunduğundan ve fakat imparatorluğun çeşitli etnik ve dini gruplarının, iktisadi sınıflarının temsilciliğine soyunduğu da vurgulanır.12)

Özetle, Millet ittifakının ve unsurlarının izlediği -aslen geçici- ittifak stratejisi hem politikacı-seçmen arasındaki ilişkinin gereklerine, hem politikanın doğasına uygun, etkili bir stratejidir. Bu stratejiyi ideolojik kalelere çekilerek eleştirmek yerine, ideolojinin, ilkelerin bayrağına sarılarak sürdürmek lazımdır. “Kornilov’a karşı Kerensky ile aynı safta olarak” fakat kendi sloganlarımızla ve güvenilmez müttefiklerle olan siyasi farklılıklarımızı geçiştirmeyerek; HDP’nin PKK ile arasına mesafe koymamasından, ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ adı altında etnik bölücülüğe soyunmasından duyulan rahatsızlık ve öfkeyi her fırsatta belli ederek bu ateşle oynamak lazımdır.

Konumuzla alakalı olarak şu soruyu sormak mümkündür: Tavizler verilip alındıktan, elini sıkmak istemediğimiz kişiler, gruplar, partilerle aynı safta yer aldıktan sonra bir ihtimal memleket idaresini değiştireceğiz; peki ya sonra? Aynı safta durmak zorunda kaldığımız kişiler, gruplar, partilerle farklılıklarımız, uyuşmazlıklarımız, çatışmalarımız yüz üstüne çıktığında ne yapacağız? İşte o zaman Troçki’nin Jön Türkler için öngördüğü kehanetin bir benzeri ile karşı karşıya kalacağız; farklı dini, siyasi, etnik, iktisadi grupların birbirinden farklı talep ve menfaatleriyle karşı karşıya kalacağız. Bunların kimisiyle çatışıp bertaraf edecek, kimisiyle bir mutabakat düzleminde uzlaşmayı başaracağız. Diğer bir deyişle, Mustafa Kemal Paşa’nın Halide Edip’e Kurtuluş Savaşı sona erdikten sonra söylediği gibi: “Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.”

Platon’un alıntısıyla bitirelim: “Demek, bir şeyin en iyi koruyucusu, en iyi bekçisi, o şeyin en usta hırsızıdır da. (…) Öyleyse doğru adam, paraya bekçilik etmesini bildi mi çalmasını da bilir.” Çıkaracağımız sonuç herhalde şu olmalı: İlkesellik, kimi zaman fırsatçılığın bir kılıfı da olabilir.


1 Platon, Devlet, Türkiye İş Bankası, 2017
2 Amin Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, YKY, 2014
3 Jonathan Steinberg, Bismarck, Türkiye İş Bankası, 2020
4 A.g.e
5 Tony Cliff, Troçki: Ekim’e Doğru (1879-1917), Marx21, 2013
6 Tony Cliff, Troçki: Devrimin Kılıcı (1917-1923), Marx21, 2014
7 V.I. Lenin, Ne Yapmalı, Sol Yayınları, 2016
8 A.g.e
9 https://www.birgun.net/haber/su-50-1-meselesi-288838
10 https://t24.com.tr/haber/muharrem-ince-chp-oylarimi-bolmezse-gelecek-secim-iktidarim,933354
11 https://www.marxists.org/archive/trotsky/1909/01/1909-turks.htm
12 https://www.tolgasirin.com/post/jonturkler-trocki