“ana kapı hafif bir sesin dokunuşuyla açılıverdi.”
(Gabriel Garcia Marquez, Başkan Babamızın Sonbaharı)

Yıllardır partisinin başındaydı. Kimleri tasfiye etmemişti ki? Partinin sinir sistemi ve beyni olarak görülen eski toprak politikacıları, duygusal hitaplarıyla partinin kemik kitlesine hitap eden ağır tüfeklerini ve hatta partinin omurgasını teşkil eden delege sistemiyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynayarak partinin bizzat kendisini. Esasında ana rakibinin kontrastı ile oynanmış bir yansıması gibiydi. Kontrastı sağlayan rakibinin girdiği tüm seçimleri kazanması, kendisinin ise kaybetmesiydi. Bunun dışında partisi üzerindeki hükümranlığı, yandaşlarının şahsi ikballerle iç içe geçmiş sadakati, tüm başarısızlık, hata ve bile isteye teşebbüs edip de beceremediği manevralarla rakibini aratmıyordu. Bariz bir yaş almaya karşın sıkı sıkıya tutunduğu koltuğuna olan sevgisi de benzer noktalardan sadece birisiydi. Kendisini partisine kapatmış politik bir tanrı-Satürn olabilmek için geriye kalan tek bir şey vardı: Evlatlarını yemek.

Kemal Kılıçdaroğlu. Cumhuriyet Halk Partisi’ne alelade bir tekno-bürokratın emeklilik günlerinde tatil niyetine yaşayacağı bir serüvenmişçesine katıldığını ve alelade bir çizgi izleyerek milletvekili ve belediye başkan adayı olduğunu herhangi bir özgeçmiş sitesinden okuyabiliriz. Kendisine çizdiği sosyal demokrat imaj ve parti ileri gelenlerine sunduğu raporlar dışında ciddi manadaki ilk sınavı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmasıydı. Kaybetti. Politik rüştünü kamusal alanda ispatlayamayan Kılıçdaroğlu, kaderin ya da maddi politik şartların ağlarını örmesiyle CHP genel başkanlığı koltuğunda buldu kendisini. Genel başkanlığını -hele de selefini koltuktan indiren bir kaset skandalından sonra- meşrulaştırabilmesi, rıza gösterilebilir kılması için elverişli bir hikaye de mevcuttu. Parti eski kafalıların, sosyal demokrasiden ayrık elitlerin ve Birikim dergisinde bulunası sıfatları taşıyanların elindeydi; iktidar olmak için müesses kabulleri yıkmak ve tabanı genişletmek lazımdı. Açıkçası içeriğinden kimsenin emin olmadığı bir yeni CHP inşasına girişildi de; bu kimi kesimler için soldan bir umut, kimi kesimler için gelenekselleşmiş altı oktan ayrılıştı; fakat iki uç arasında kalmış bir dönüşümdü bu, kendisini tam olarak nereye koyacağını bilmeyen, sahada tüm dönüşüm heyecanlarına rağmen yine de başarısız olan bir dönüşüm. Kılıçdaroğlu CHP’si üst üste defalarca seçim kaybetti ve referandumlarda mevcut iktidarın istediği sonucu almasına engel olamadı. Her ne kadar sahada başarısız olsa da; Kılıçdaroğlu her seçimden sonra parti üzerindeki kuvvetini biraz daha artırdı. Önder Sav gibi eski toprak isimler 2010 kurultayı sonrası parti meclisi dışında kaldı. Emine Ülker Tarhan ve Muharrem İnce gibi partinin kemik kitlesinde itibarı olan fakat parti dışında tesirini yitiren isimler Kılıçdaroğlu’nun partiyi avucunun içine almasıyla başa çıkamayıp kendi partilerini kurdular; Tarhan politikayı bıraktı, İnce 2018’de kaybettiği rüzgarını yakalamaya çalışıyor. 2018’de parti içi en büyük rakibini satrançtaki taş fedasıymışçasına feda eden Kılıçdaroğlu bu feda karşılığında kendisinden başka bir genel başkan adayı bırakmamış oluyordu. Ta ki 2019 yerel seçimlerinde ittifak kurma yolunu seçerek büyükşehirlerin kazanılmasındaki rolünü oynayana dek. Kılıçdaroğlu bu seçim öncesinde ortalıkta fazla görünmemiş, kazanabilecek adayların önünü açmış ve ittifak ruhuna uygun isimler üzerinde uzlaşmıştı. 31 Mart’ı takiben 23 Haziran seçim sonuçları, Kılıçdaroğlu’nun karşısına kendi eliyle büyüttüğü doğal bir rakip çıkarmış oldu: Ekrem İmamoğlu. İmamoğlu Türkiye’de bir süredir gençlikleri yetmişlerde kalmış politikacıların iplerini ördüğü politik ağı yarıp geçen; altın diyebileceğimiz yaşlarında, seçim sürecindeki iletişim becerileri ve halkın her kesiminden karşılık bulabilmesiyle ve tabii destansı 23 Haziran seçimleriyle Kılıçdaroğlu’nun daha önce seçmenlerine hiç tattıramadığı duyguları tattırarak parlayıverdi. Bu duygular heyecan, umut ve her şeyin bitmediğine, kazanmaya duyulan inançtı. İmamoğlu Kılıçdaroğlu’nun on yıl önce kazanamadığı İstanbul Belediye Başkanlığını üst üste iki kere kazanmıştı. Kılıçdaroğlu’nun tutuk hitabeti, sahteliği açıkça hissedilen öfkeli nutukları, heyecansız ve pörsümüş imajının yanında İmamoğlu’nun ciddi meselelerde soğukkanlı fakat bir o kadar mizahi olabilen yaklaşımı politik olarak ümidini kesmiş genç yurttaşlara can suyu vermişti. Öyle bir an geldi ki bir iki yıllık bir büyükşehir tecrübesinden sonra İmamoğlu’nun genel başkanlığı ve muhtemel Cumhurbaşkanlığı konuşulmaya başlandı. Politik koşullar uygundu ve ideolojik unsurların sırıtmadığı elverişli bir hikaye yazılma fırsatı vardı: Yaşamak isteyen gençlerin, kendilerini zincire vuran pörsümüş yaşlılara isyanı.

Fakat partinin tepesinde yıllardır oturan tanrı Satürn tıpkı bir zamanlar politik şartları ve elverişli hikayeleri kullanarak başa geçtiği gibi; şimdi evlatlarının da aynısını yapacağından korkmaya başlamıştı. Filmi biraz ileri sardığımızda son birkaç aydır şahit olduğumuz tanrı Satürn’ün evladını yeme hikayesidir. İktidara karşı gerçek bir demokratik alternatif yaratabilen Ekrem İmamoğlu’nun tanrı Satürnler tarafından parça parça edilerek yok edilmeye çalışılmasıdır.

Partisini elinde tutmaktan başka ne yaptığından neredeyse hiç de emin olmayan, tarikat yurtlarında gençler intihar ederken, öldürülürken sesini çıkaramayan; adaylığı ve kazanacağı belirsiz cumhurbaşkanlığını ilerleyen yaşlarında partisi üzerindeki yıllardır süren hükümranlığının karşılığında alacağı bir ödül gibi gören ve tek ölçütü bu olan Kılıçdaroğlu’nun politik serüvenini biraz deştiğimizde; kendisini cilalayıp parlatmak isteyen yandaşlarının ve takipçilerinin ona yükledikleri erdemli, hırslardan uzak, bilge ve mesihvari imaj da çözülüp gidiyor.

Peki bu evladını yiyen baba hikayesinin makro ve mikro boyutlarında ne yapılmalı? Ne yapılabilir? Sade yurttaşlar olarak elimizde kitlesel basın organları, mekanizmalarını işletebileceğimiz ciddi bir siyasi parti yahut örgütlenme, yok. Kaldı ki tüm çabası sağ kalma, dayanma -survival- kavgasında ölmemek üzerine kurulmuş bir toplumun örgütlenmek gibi lüks eylemlerle ilgilenmesini beklemek herhalde fazla hayalperest bir tutum olacaktır. Mevcut koşullarda yurttaş olarak elimizde bulunan sınırlı imkanları ancak elverişli bir kamusal politik figürün varlığı ile bir irade haline getirebiliriz. (Bugün o figür ya susan ya iş işten geçtikten sonra konuşan Kılıçdaroğlu değil, inisiyatif alıp manevralar yapabilen İmamoğludur. “Zafer, argümanların en güçlüsüdür ve başarı, referansların en etkilisidir.” der Troçki, 1908 Jön Türk Devrimi’nin ertesinde. Arkasındaki 31 Mart, 23 Haziran ve başarılı belediyeciliği ile İmamoğlu için daha uygun bir söz bulamıyorum.)

Yurttaş olarak yapabileceklerimiz arasında çok saydığım bir büyüğümün de söylediği gibi mikro direniş alanları yaratmayı saymak gerekir. İçinde bulunduğumuz karanlık dönemde bir şeyleri değiştirmeye yönelik her cümle anlamsız gelebilir ve hatta alayla karşılanabilir. Fakat yazıya ve söyleme dökülecek her cümle, yöneltilen her eleştiri, tepki, en azından kendi tarihimizi yaparak bizi vicdani yükten kurtarabilecektir.

Politik tutumumuzu ana muhalefetin ‘müesses olanı yıkmaya’ gelmiş fakat on yıldır kendisi müesses hale gelmiş yapısı tarafından da yıllardır ciddi hiçbir demokratik tehditle karşılaşmamış iktidar tarafından da hedef alınan Ekrem İmamoğlu figürü üzerinde pragmatik bir uzlaşı üstüne şekillendirmek büyük önem taşıyor. Pek tabii olaylar şu an göründüğünden çok farklı gelişebilir, bu yazının yazarının sade bir yurttaş olarak yazdığından çok daha tahmin edilemez bir yöne doğru gidilebilir. Fakat eldeki imkanlar neticesinde tanrı-Satürnlere olabildiğince karşı çıkmak yurttaş sorumluluğunu yerine getirmek anlamına gelecektir.

Başta Marquez’den yapılan alıntı gibi, bize düşen hafif seslerin dokunuşunu bir araya getirip ana kapıyı açmak olmalı. Tanrı Satürn’ü alt etmeyi, onu alt edecek olan Jüpiter’e ve Jüpiter’i korumak için Girit’e saklayan Ops’a bırakalım.

M. Emre BİLGİ