Erhan Sandıkçı

Kemâlizm nedir, ne değildir, kime Kemâlist denir, geçmişte ve bugün yaşayan Kemâlistler kimlerdir, hattâ Kemâlizm var mıdır, yok mudur?.. Kemâlizmi konuşmaya başladığınız anda bu temel sorular masaya geliyor. Ekonomi, demokrasi, Batı, İslâm, Kürtler, dış Türkler gibi sayısız alt başlık temel soruları tâkiben konuşulmayı bekliyor.

Raymond Aron, Marx üzerine bir çalışmasına “Milyonlarca Marksist olmasaydı kimse Marx’ın temel düşüncelerinin ne olduğu konusunda şüpheye düşmeyecekti.” diyerek başlar. Mustafa Kemâl Atatürk gibi son yüzyılımıza damgasını vuran bir figürün toplumda ve devlette çok önemli bir referans olması ve kendisine fikrî-hissî bağlılık taşıyan on milyonlarca insanın varlığı onu önemli bir meşruiyet kaynağı hâline getirdiği için sayısız Atatürk ve Atatürkçülük yorumu ortaya çıkmış. Pek çok sosyal bilimci, siyasetçi, tarihçi, entellektüel de kendi düşünce yapısına ve yöntemine göre bu yorumları çeşitlendirmiş. Kırklareli Üniversitesi öğretim üyesi İhsan Ömer Atagenç’in eylül ayında yayınlanan Kemalizmin Soğuk Savaş Tecrübesi / Sağ Kemalizm Üzerine Bir Deneme başlıklı kitabı bu “kadim” tartışmalara özellikle Kemâlizmin “sağ” yorumlarına odaklanarak katkı sağlayan bir eser.

Yazar tek parti dönemindeki “Kemâlizmleri” ve devlet partisi CHP’nin sağ unsurlarla olan ilişkilerini ele aldığı ilk bölümde, bu yazının girişinde bahsettiğimiz sorulara ve bunlara yanıt aranırken izlenecek yöntemler sorununa değiniyor. Burada Niyazi Berkes’e atıfla meseleye belirli bir çerçeve çizen bir cümleye yer verilmiş: “Kemalizmin farklı yorumlarının bulunmasının çeşitli sebepleri vardır. Bu sebeplerden en önemlisi Kemalizmin, Marksizm veya Liberalizm gibi evrensel ve bütüncül bir ideolojik zemininin olmamasıdır.” Yazar ikinci sebep olarak da Kemâlizmin düşünsel oluşumunda “ideolojik öncüllerden” çok pratik siyasetin ön plânda olmasını zikrediyor. Gerçekten Kemâlizm belirli bir tarihsel-siyasî pratikler bütününden doğmuş ve bu pratiğin içinde şekillenmiştir. Konjonktüre göre değişik hâller alan bu pratiğin birbiriyle uyumsuz parçaları vardır. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’nden veya Atatürk iktidarda iken yapılan uygulamalardan farklı farklı seçkiler yapıp birbirine ters “Kemâlizm” tanımları yapmak mümkündür.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, bizce, Kemâlizmi geleceğin her ânındaki her konuda her soruya 1920’lerden, 1930’lardan verilmiş kesin ve tek bir cevabı olan, sınırları kalın çizgilerle çizilmiş monolitik bir ideoloji olarak ele almak yerine Kemâlizmin tarihsel süreç içinde sâhip olduğu işlevi saptayarak onun yönünü ve genel çizgilerini görmek gerektiğidir. Bu genel çizgilerden hareket ederek birbirinden farklı resimler çizilebilir. Ortada tamamlanmış bir tablo da yoktur, çizgisiz bir boşluk da. Bir sosyalist ile liberal veyahut Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen biri ile Avrasyacı dış politikayı teklif eden biri bu fikirleri Kemâlizmin ideolojik özü (ideolojisi değil) ile uyumlu bir şekilde ifâde ediyorsa bir diğerinin onları Kemâlizmden “aforoz” etmesinin geçerliliği yoktur. Bu “öz”ün belirlenmesi ise (tartışma her zaman mümkün olmakla birlikte) görece daha kolaydır. Kitapta da buna benzer bir perspektifin ortaya konulduğundan bahsedilebilir.

Yazar, Kemâlizmin siyasî mirası konusunda “gerçek” ve “sahte” temsilcileri belirleme gibi bir iddiasının olmadığını ifâde ederek bir anlamda çoğulcu bir yaklaşımı tercih ediyor. Ayrıca Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde farklı eğilimlerin bir arada bulunduğunu, ancak “belirli bir ilkesel duruştan” bahsedilebileceğini, bu dönemdeki iktidar davranışlarını biçimlendiren “bütüncül bir ideoloji”nin değil daha çok “bir arayışın uğrak noktalarının” mevcut olduğunu, bu arayışın da Atatürk döneminden sonra farklı kollara ayrılan bir sürekliliğe sâhip olduğunu belirtiyor.

Kitabın mercek tuttuğu sağ Kemâlizm de yazara göre tek parti döneminden aldığı bir miras bulunmakla birlikte esas olarak 1950’lerde ön plâna çıkan bir olgu. Buna göre İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin geçirdiği dönüşüm Kemâlizmin devlet tarafından tatbik edilen sağ yorumunu ortaya çıkarmıştır. Çok partili (asında iki partili) sisteme geçiş, NATO üyeliği, Batı merkezli liberal iktisadî modelin benimsenmesi, Halkevleri ve Köy Enstitülerinin kapatılması gibi önemli değişimlerle şekillenen ve “komünizmle mücadele” konseptinin merkezî bir yer tuttuğu bu yeni siyasî-bürokratik yapı Atatürk’e bir kurucu baba imgesi olarak önemli bir yer veriyor, Atatürk’ü Koruma Kanunu diye bilinen yasayı çıkarıyor ve simgesel düzlemde kendisini Atatürk ve Atatürkçülükle tanımlıyor. Celâl Bayar (sağ Kemâlizmin “esas temsilcisi”) ve Demokrat Parti, Aydın Yalçın ve Forum dergisi, Arın Engin, Turhan Feyzioğlu, İsmet Giritli gibi örnekler üzerine eğilen yazar, altı ok üzerinden incelendiği zaman sağ Kemâlizmin cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik oklarına “içeriğini değiştirerek ama kabuğunu koruyarak” yer verdiğini; halkçılık, devletçilik ve devrimcilik oklarını ise tamamen işlevsizleştirildiğini gözlemliyor.

Yukarıda bahsettiğimiz “farklı kollara ayrılma” bağlamında, 1950’lerden itibaren ön plâna çıkan sağ Kemâlizm gibi, 1960’lardan sonra da güçlü bir sol Kemâlizmin varlığından söz edilebilir. Yazarın bu iki Kemâlizm yorumu arasındaki farklılıklar ve “çok az olan” benzerliklerle ilgili değerlendirmelerinde bizce en kritik tespit; sağ Kemâlizmde Atatürk ve (Kemâlizm tabirine nazaran daha çok tercih edilen) Atatürkçülüğün 1930’larda tamamlanmış ve yeni bir söz söylemeye izin vermeyen bir şekilde algılanması, kusursuzluk ve ululuk övgüleri eşliğinde bir “toz kondurmama” hassasiyetinin var olması, buna mukabil sol Kemâlizmde bir “yarım kalan devrim” söyleminin ve “eleştirel sâhiplenme” denebilecek bir yaklaşımın bulunması.

Yazar sol Kemâlizmin 1960’lar boyunca sâhip olduğu gücün 12 Mart’tan sonra kaybedildiğini ifâde ediyor. Bunda sol Kemâlist aydın ve subayların 12 Mart ile mağlûp ve sonra tasfiye edilmesinin payı olduğu gibi 12 Mart sonrası Türkiye solunun Kemâlizme giderek daha fazla mesâfeli bir çizgiye yönelmesinin de payı bulunuyor. Bu yıllar ayrıca CHP’de “ortanın solu” söyleminin ortaya çıktığı, bu söylemi sâhiplenen Ecevit’in Genel Sekreter ve daha sonra Genel Başkan olduğu, bu söyleme muhalif olan Turhan Feyzioğlu ve Kemal Satır gibi unsurların partiden ayrılarak yeni partiler kurdukları bir dönemdir. Ancak yazar CHP’nin bu dönemdeki yönelişini Kemâlizmden uzaklaşma olarak nitelendiriyor; Ecevit, İsmail Cem ve Turan Güneş’in eserleri ve söylemleri üzerinden “ortanın solu” siyasetinin ve bu dönemin CHP’sinin Kemâlizmi temsil iddiasının sanıldığından zayıf olduğunu dile getiriyor. Bu dikkat çekici yorum hakkındaki şüphelerimiz saklı kalmak kaydıyla, kitabın böylece 12 Eylül’ün sağ Kemâlizmdeki rolü konusuna geçtiğini ve sol Kemâlizmin sahneden çekilmesiyle güç kazanan “devletli” sağ Kemâlizmin Atatürk’ün siyasî mirasını temsil konusunda elde edip güçlendirdiği tekelden bahsedildiğini not düşerek bitirelim.

Kemalizmin Soğuk Savaş Tecrübesi / Sağ Kemalizm Üzerine Bir Deneme kitabı ortaya bir yaklaşım koyuyor. Bu yaklaşım Kemâlizmi yeknesak bir ideoloji olarak değil bağlıları tarafından çeşitli yorumlara tabi tutulmuş bir siyasî pratik olarak algılıyor. Yazar Ömer Atagenç’in mezkûr yorumlardan sol Kemâlizm içinden konuştuğu sır değil. Fakat retorik düzeyde bir sağ-sol çekişmesi yerine yazarın benimsediği sınıflandırmanın Türk siyasî hayatının ve Kemâlizmin bugününe kazandırabileceği ufka odaklanmak gerekir kanısındayız. 94’üncü sayfada Ömer Hoca şöyle yazıyor: “Devletçi, militarist ve bürokratik bir Atatürkçülüğün iktidar değişikliği sebebiyle güç kaybetmeye başlaması Kemalizmin bir bütün olarak değil, Soğuk Savaş dönemiyle daha belirgin hale gelen bir parçasının güç kaybetmesi olarak görülmelidir.” Böylece, İslâmcı ideolojinin içinden çıkan, farklı odaklarla işbirliği içinde “Reis rejimi”ne giden yolun taşlarını döşeyen AKP’nin kavga ettiği ve yıktığı “Kemâlist devlet”in pek de mâkûl bir “Kemâlist devlet” olmadığı yargısına varıyoruz. Daha basit bir şekilde ifâde etmek gerekirse, bu anlatıya göre Türk siyasî hayatının son 50 yılı önce sağ Kemâlistlerin sol Kemâlistleri, daha sonra anti-Kemâlistlerin sağ Kemâlistleri tasfiye ettiği bir dönemdir denebilir.

Bu zâviyeden bakıldığında “AKP öncesi” Türkiye bir “ütopya”yı temsil etmemekteydi. AKP’nin ve onu da içinde alan İslâmcı siyasetin 1990’ların ortasından itibaren iktidara gelme süreci de bu “eski Türkiye” şartlarının ürünüydü. Elbette uluslararası koşulların elverişliliği de önemli bir etken olmakla birlikte, “Atatürk ilkelerine güç ve işlerlik kazandırmak” için yapılan 12 Eylül müdahalesinin baskısı altında uygulamaya koyulan neo-liberal ikisat politikalarını, kırdan kente büyük göçlerin yaşandığı bir dönemde buharlaşan sosyal devletin işlevlerini üstlenen dinî yapıları, devlet eliyle desteklenen Türk-İslâm sentezinin taşra muhafazakârlığının “dip dalgasına” açtığı potansiyel alanı, “düzenle barışık” merkez partilerinin yolsuzluk skandalları ve yarattığı krizler büyüdükçe “düzen karşıtı” söylemin kazandığı avantajları hesaba katmadan “Reis rejimi”nin kökenlerini anlamak mümkün değil.

Önüne “sol-“ eki getirmek veya getirmemek çok mühim değil. Kemâlizmi birtakım simgesel, törensel, lafzî unsurların muhafaza edilmesine dair bürokratik bir gereklilikler bütünü olmaktan çıkarmak gerekiyor. Bunun için de ortaya çıkışını ve tarihte oynadığı rolü saptayarak ve bu rolün birtakım evrensel değerlerle olan ilişkisini gözden kaçırmayarak bugünün toplumu içinde onu yeniden anlamlandırmak…

Örneğin laikliği Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir cümle olarak algılamak yerine insanın özgürlüğü açısından taşıdığı önemi görmek. Laiklik karşıtı eylemleri devlete yapılan bir yanlıştan (Anayasa’nın ihlâli) öte toplumsal hayatın baskı altına alınması olarak algılamak, zira bu maddeyi Anayasa’ya ilk yazan Cumhuriyetçilerin bunu “Şöyle bir kural koyalım da uymayan olursa gününü gösteririz!” hevesiyle değil bireysel özgürlük ve toplumsal ilerleme için dogmatik din referanslarının tasfiyesini gerekli gördükleri sebebiyle yaptıklarını hatırlamak…

Örneğin halkçılık kavramının sülalevî imtiyazlara (saltanat ve aristokrasi) karşı oynadığı rolden hareketle onun eşitleyici veçhesini yakalamak… “Yeşil sermaye” ile rekabetinden dolayı “laik sermaye”nin yüceltilmesiyle meşgûl olunurken gözden kaçırılan sendikasızlaştırma, gelir adaletsizliği, uzun çalışma saatleri, iş sağlığı ve güvenliği gibi meselelere dönerek geniş kesimlerin somut sorunlarıyla ilgilenmek…

Örneğin milliyetçilikteki “tasada ve kıvançta birlik olma” esprisini belirli gün ve haftalar söylevi derekesinde bırakmayarak ulusal ve üniter devletin müdafaasında bu hassasiyeti gözetmek. Terörle mücadele de dâhil olmak üzere hiçbir konuda hukuk dışı yöntemlere teveccüh göstermemek. Akl-ı selim sâhibi bir zihinle hareket ederek temel hareket noktası olan “birlikte huzur içinde yaşama”yı yön verici bir ölçü olarak kullanmak.

Bu üç örnek yukarıda bahsettiğimiz evrensel değerlerle ilişki hususuna da açıklık getiriyor: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik. Fransız Devrimi’nin bu üç sloganı İkinci Meşrutiyet’ten sonra yapılan yürüyüşlerde hürriyet, müsavat, uhuvvet olarak yerini almıştı. Buna Fransız devrim tarihinde bulunmayan bağımsızlık savaşı tecrübesini de ekleyelim. Bu kuramsal çerçeve içinde düşünerek hareket etmek bizi Atatürk’ü övme yarışından, 1919-1938 dönemi kayıtlarında “sahih hadis” bulma uğraşından, Kemâlizmin “Soğuk Savaş tecrübesi”ni sorgusuz kabûllenme hatasından ve bugüne ve geleceğe yeni söz söyleyememe aczinden kurtaracaktır.