Cennet Aslan

Türkiye’de akademik ve entelektüel “bilgi aristokrasisi”nin dışında kalan geniş kesimler yakın döneme kadar sabit bir “popüler tartışma alanı”na sahip değildi. Okur mektuplarını yayınlayan köşe yazarlarını ve izleyicileri telefonla canlı yayına bağlayan TV programlarını saymazsak popüler siyasi tartışma hep fiziksel mesafeye bağlı olarak dar ve çoğunlukla homojen alanlarda yapılageldi: Kıraathaneler, okullar, dernek/parti binaları, ev ziyaretleri. İnternetin yayılmaya başlaması, forumlar, bloglar derken nihayet Facebook ile birlikte insanlar sözlerini geniş kitlelere, tanımadıkları kişilere ulaştırma olanağına kavuştu.

Halkın olağanüstü rağbetine rağmen Facebook yine de “arkadaş olarak ekle”nmemiş kişileri etki alanının dışında bırakan dar bir tartışma ortamıydı, herkesin kendi çöplüğünde öttüğü bir yerdi, deyim yerindeyse federal bir ülkeydi. Ondan birkaç yıl sonra popülerleşen Twitter ise kimin ne söylediğini görebildiğiniz, farklı kesimlerle, çeşitli grupların fikirleriyle karşı karşıya geldiğiniz üniter ama çoğulcu bir ülkeydi. Entelektüel mahfillere giremeyecek kadar “avam”, ancak cahil cesaretinden yılacak kadar da “mürekkep yalamış” insanlar için Twitter, “halk Akademya’sı” veya “rafineleşmiş Facebook” olarak popüler kamusal tartışmanın ana mecrası haline geldi.

Geldi gelmesine ama, tartışmaların coşkun ırmaklar gibi akıp gittiği bu güzide sitede kimi meseleler “Sanat sanat için mi toplum için mi?” ya da “Menemene soğan konur mu konmaz mı?” misali yıllardan beri konuşulup durur, hiçbir yere de varamaz. Nezihe Muhiddin meselesi tam da bu “kadim” tartışmalardan biridir. 8 Mart ve 5 Aralık gibi önemli günlerde ya da herhangi bir günde bir şekilde gündeme gelir, birkaç gün hırgürle tartışılır ve konu başladığı yerde biter. Birileri Cumhuriyet’in kadınlara bir şey vermediğini, seçme ve seçilme hakkının kadın hareketinin zoruyla alındığını, zaten pratikte de bir anlamının olmadığını iddia eder; diğerleri de bunun tam tersinin doğru olduğunu, Atatürk’ün kadınlara bütün haklarını verdiğini, şimdiki feministlerin şükredeceklerine boş işlerle uğraştığını söyler. (Kimi durumlarda seviye “koltuk altını almama” esprilerine kadar iner.) Elbette daha makul bir pozisyonda duranlar da vardır ama onlar da çoğunlukla bu iki kutup arasında geçen tartışmanın seyrinde savrulurlar.

Bu tartışmada taraflar genellikle belgeci tarihçilik argümanlarına başvurur: O tarihte güçlü bir kadın hareketi var mıydı, kaç üyeleri vardı, kurucu kadro ile Nezihe Muhiddin’in arası nasıldı, Atatürk kişisel hayatında kadınlara nasıl davranırdı, filan kongrede şu beyanname ilan edilmiş, falancanın hatıralarında şu yazıyor… Oysa tartışmanın kökenindeki esas mesele kadının tarihsel olarak dezavantajlı konumu yani kadim toplumsal cinsiyet eşitsizliği olduğuna göre bu tarihin belirli bir anına saplanmak yerine sürekliliğine odaklanmalıyız. Yukarıda bahsedilen ayrıntılar üç aşağı beş yukarı bellidir ve sorunun çözümünü veremeyecekleri için kısır tartışmalara yol açarlar.

Tarih argümanlarının ötesinde genel bir bakışla fark edilecektir ki, tartışmanın bir tarafı bu sürekliliği kaçırarak kendisinin de 30 yıl sonra gerici olarak anılmasını gerektirecek bir mantıkla hareket eder. Bugün bile genel kabul görmemiş normlar üzerinden 1920’li yılların insanlarını mahkum eder. Tartışmanın diğer tarafı ise 1920’li yılların pratiğini dondurarak o tarihten önceki geçmişi ve sonraki geleceği ıskalar.

Erken Cumhuriyet dönemi boşlukta bir nokta değildir, bir çizgidir. Bu dönemde kadın hakları konusunda yapılan şeyleri toplumsal cinsiyet eşitsizliği açısından değerlendirmek istiyorsanız daha önce çizilen çizgilerden ne derece farklılaştığına bakmanız gerekir. Ama bu da yetmez, eğer bu çizginin yönü yukarıya doğru ise, sonraki dönemlerde daha da yukarıya gideceğini kabul etmeniz gerekir.

“Daha önce çizilen çizgiler” konusunda kabaca, Tarım Devrimi’nden bu yana kadınların toplumsal işbölümünde pasif bir konuma itildiğini, eve kapatıldığını, cariyeleştirildiğini yani binlerce yıllık bir eşitsizliğin var olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı modernleşmesinin yarattığı kısmi ilerlemelerden sonra Cumhuriyet’in tek başına yeni Medeni Kanun’la bile büyük bir sıçrama yaptığını da ifade etmek gerekir.

Ama kurucu kadroların ufku da herkes gibi belirli tarihsel koşullarla sınırlıdır ve binlerce yıllık bir eşitsizlik 15-20 yılda yapılan düzenlemelerle ortadan kaldırılamaz. Konunun eğitimden kültüre, üretimden ahlâka, şiddetten temsil sorununa kadar sayısız boyutu vardır. Örneğin 1926 Medeni Kanunu ile çok eşlilik yasaklanmış, kadının boşanma hakkı tanınmış ama erkeğin evin “reisi” olduğu vurgulanmıştır. Çizgi yerine noktaya, tarihsellik yerine verili tarih anına odaklananlar bu durumu mutlak bir özgürleş(tir)me ya da mutlak bir köleleşme gibi görürler.

1935 yılında Kadınlar Birliği’ni fesih ettiren Atatürk aynı yıllarda, erkek milletvekillerinin takıldığı bir lokantaya kadın arkadaşlarıyla gittiğinden dolayı hakkında dedikodular çıkan Süreyya Ağaoğlu için bizzat “olaya müdahale edip” kadınların lokantada yemek yemesini kolaylaştırmıştır.[1] Daha genel olarak karma eğitim, sekülerleşme, seçme ve seçilme hakkı gibi birçok politika da kadınların kamusal alana katılımını kolaylaştırmıştır. Ancak öte yandan savaş sonrası nüfusu artırma politikaları kapsamında kürtaj yasaklanmış, doğum kontrolü cezaya tabi tutulmuş, çocuk sayısına göre sosyal yardımlar yapılmış, bunlar da çocuk bakımının kamusallaşmadığı bir ortamda kadının çalışma hayatından ziyade evde kalmasını teşvik etmiştir.

Bu örnekler yalnız Erken Cumhuriyet dönemi aktörleri için geçerli değil. Bizzat kadın hareketinin tarihine baktığınız zaman insanları verili tarih anında değil genel tarihsellik içinde görmeniz gerektiğini fark edersiniz. Cumhuriyet’in ilk kadın parti lideri Behice Boran’ın ya da 1970’lerin İKD’sinin (İlerici Kadınlar derneği) feminizmi “burjuva kadın hareketi” olarak kodlayıp reddetmeleri onların kadın hakları için yaptıklarını ortadan kaldırmaz, ve bugün onları aşma gerekliliğini de.

© Volkan Kaşik / AA

Geçtiğimiz aylarda 99 yaşında hayatını kaybeden Remziye Tatlı’nın bir mülakatında Atatürk’ün kendilerine “Geleceğin kültürlü anneleri” diye hitap ettiğini anlatması nasıl yorumlanmalı? 1920’ler-30’lar Türkiye’sinde yaşamış bir insanı anneliği kutsamak suretiyle kadınları belirli rollere sıkıştırmakla mı suçlamalıyız? Bugün toplumsal cinsiyet eşitliği açısından en başarılı sosyal politikaları uygulayan İsveç’in bu politikalarında dolaylı etkileri bulunan feminist yazar Ellen Key de Atatürk ile yakın dönemde yaşamıştı ve kadını annelik rolü üzerinden güçlendiren birtakım sosyal güvenlik politikaları inşa etmişti.[2] Elbette farklı figürler olsalar da her ikisini de tarihin akışına yaptıkları etkinin yönüyle değerlendirmek gerekir, herkes için geçerli olduğu gibi. Aksi takdirde söz konusu kişiye/kuruma/döneme toplumsal cinsiyet eşitliği zaviyesinden değil başka bir politik mesele yüzünden husumet duyulduğu ve kadın sorununun ahlâksızca istismar edildiği sonucu ortaya çıkacaktır.

Remziye Tatlı’nın bu sözlerini “Atatürk bu sözü bugün söylese feministler tepki gösterirdi” diye yorumlayanlar da oldu. İşte tartışmanın diğer tarafı için problem burada başlıyor. 2021’de geçerli olan bir normu 1930’a uygulamanın mantıksızlığına dair eleştiri, o normun bugüne uygulanmasına da yöneliyor. Bu örnekten hareketle, “evdeki kutsal melek” eleştirisinin yalnız 1930 için değil bugün için de geçersiz olduğuna dair bir temayül ortaya çıkıyor. Sözümona bir tarihçi titizliğiyle 1920’ler-30’lar Türkiye’sindeki kadın hareketinin güçsüzlüğüne yapılan vurgu bugünkü kadın hareketinin gücüne yönelik bir rahatsızlığı içinde taşıyor. Öyle olmasaydı, sözgelimi, bin pankartlı 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşlerinden sonra harıl harıl arayarak bulunan bir pankartla bütün bir hareket kriminalize edilmeye çalışılmazdı.

Özetle, Twitter’da ikide bir karşımıza çıkan “Nezihe Muhiddin kimdi, gücü neydi, Atatürk seçme ve seçilme hakkını zorla mı verdi?” şeklindeki kısır tartışma argümantasyon boyutuyla mutlak bir tarih tartışması gibi gözükse de aslında bir ölçüde bugüne dair yapılan bir tartışmadır. Eğer samimi olarak ilgili konuda “bir yere varılmak” isteniyorsa ihtiyaç duyduğumuz şey tarihselliktir. Eleştirel yönden, dönemin sınırlılığını görmek ve aşmak için; destekleyici yönden, dönemin oluşturduğu tarihsel çizgiyi bugün aynı yönde daha ileriye taşımak için.

Erken Cumhuriyet döneminde binlerce yıllık bir yaraya merhem olmak için önemli adımlar atılmıştır. Bu kadar derin bir yara karşısında bu adımlar tabiatı gereği yetersizdir. Yüzyıl sonra yeni adımların daha kapsamlı bir şekilde ve bağımsızlaşmış kadın hareket(ler)i tarafından atılması da doğaldır. Bunu kabul etmek, en azından fikirleri kısır Nezihe Muhiddin tartışmasının içinde kamufle etmemek gerekiyor.


[1] Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Metis, ss. 107
[2] Jane Lewis, “Gender and the development of welfare regimes”, Journal of European Social Policy, 2 (3), 1992, ss. 159–173