Nathaniel Currier / The French revolution: burning the royal carriages at the Chateau d'Eu

Erhan Sandıkçı

Louis Bonaparte, asıl Bonaparte’ın, yâni 1789 Fransız Devrimi ile kurulan cumhuriyete musallat olan, kendini imparator ilan eden, bir süre Avrupa’yı zapturapt altına aldıktan sonra bozguna uğrayan ve 1821’de sürgünde ölen Napoleon Bonaparte’ın yeğeni. 1848 Şubat Devrimi’nden sonra Aralık ayında cumhurbaşkanı seçilen, üç yıl sonra Aralık 1851’de yaptığı darbeyle parlamentoyu fesheden, Kasım 1852’de ise imparatorluğunu ilan eden Louis-Napoleon Bonaparte.

18 Brumaire, 1789 Devrimi’nden sonra geçmişle olan kültürel bağları koparmak isteyen Jakobenlerin icat ettiği ve 12 yıl yürürlükte kalan Cumhuriyet Takvimi’nde 8. yılın Brumaire ayının 18. günü yâni 9 Kasım 1799: Napoleon Bonaparte’ın meclisi kapattığı darbenin tarihi.

Analoji, benzetme yoluyla birtakım çıkarımlar yapma anlamına gelen bir düşünme yöntemi.

“Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”, Karl Marx’ın bahsettiğimiz Aralık 1851 darbesinden sonra yazdığı kitabın başlığı. Giriş cümlesi meşhurdur: “Hegel, bir yerlerde, dünya tarihindeki tüm büyük olguların ve kişilerin, bir anlamda, iki kez ortaya çıktığını söyler. Şunu eklemeyi unutmuş: birinde trajedi, diğerinde komedi olarak.” Yeğen, amcasının karikatürü olarak sahneye çıkmıştır; 2 Aralık, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’idir.

18 Brumaire kitabının tamamlayıcıları, devrimi 1850 Ekim’ine kadar ele aldığı yazıların toplandığı “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850” ile 1871 Paris Komünü sırasında yazdığı “Fransa’da İç Savaş” kitaplarıdır. Yordam Kitap bunları “Fransız Üçlemesi”nde topladı. Alıntılar oradan yapılacak.

* * *

Şubat Devrimi’nin puslu atmosferinde çok sayıda sınıf, fraksiyon, bu fraksiyonlarla ilişkili siyasî aktörler ve bunların ittifak ve mücadelelerinin karmaşası mevcuttur. Köylüler, işçiler, lumpen proletarya, küçük burjuvazi, burjuva cumhuriyetçiler, monarşist olduğu hâlde cumhuriyetçi gibi davranan Bourbon ve Orleans hânedanlarının taraftarları, malî aristokrasi, bunların parlamentodaki temsilcileri ile parlamento dışındaki temsilcilerinin çelişkileri, ordu ve diğer güvenlik kuvvetleri ve tavşan adımlarıyla imparatorluğa yürüyen Bonaparte… Tarihin olanca hızıyla aktığı o günlerde bu aktörlerin pozisyonları da olayların akışına göre değişmekteydi.

Devrim’in genel gidişatını göz önüne alarak, Marx, 1848’in 1789’un aksi yönde ilerlediğini kaydeder: “Birinci Fransız Devriminde (…) partilerin her biri, daha ileri olanına yaslanır. Devrimi, onu artık izleyemeyeceği ve önüne hiç geçemeyeceği noktaya ulaştırır ulaştırmaz, arkasında duran daha cesur müttefik tarafından kenara itilir ve giyotine gönderilir. Böylece devrim yükselen bir çizgi üzerinde hareket eder. (…) 1848 Devriminde tersi olur. (…) Her bir parti, arkasında olup ileriye itenlere çifte atarken, önünde olup geriye itenlere yaslanır. (…) Böylece devrim alçalan bir çizgi üzerinde hareket eder.”

1848 Devrimi’nin “alçalan” çizgisini şekillendiren kesimlerin kör tâlihleri acıyla hicvedilir. Şubat Devrimi’ni ve 2. Cumhuriyet’i barikatlarda kazanan işçiler, Geçici Hükûmet’in ve Kurucu Meclis’in “kızıl heyula”yı göstererek işçi örgütlülüğünü boğmaya çalışan, taleplerini reddeden, temsilcilerini Yürütme Kurulu’ndan dışlayan politikalarına ve tahriklerine karşı Haziran’da isyan ettiklerinde küçük burjuvazi onların karşısındaydı. Tıpkı “Anarşinin, sosyalizmin, komünizmin partisi olarak gördükleri proleter sınıfa karşı, Düzen Partisi’nde birleş[en]” diğer sınıflar gibi. Marx’a göre Haziran günlerinde hiç kimse onlar kadar “bağnazca” mücadele etmemişti. Fakat “Barikatlar yıkıldığında ve işçiler ezildiğinde, zafer sarhoşluğu içinde dükkânlarına geri koşan dükkâncılar, kapılarında mülkiyet kurtarıcılarından birinin, yani kredi sisteminin resmî temsilcilerinden birinin barikat kurduğunu gördü; kendilerine tehdit mektupları veriliyordu: Vadesi geçmiş poliçe! Gününde ödenmemiş ev kirası! Vadesi geçmiş borç senedi! Batmış butik! Batmış butik sahibi!”

Bu dönemde hâkim güç olan burjuva cumhuriyetçilerin generali Cavaignac, Haziran isyanını bastırmanın şânı ve Yürütme Kurulu Başkanı unvanıyla girdiği 10 Aralık Cumhurbaşkanlığı seçiminde Louis Bonaparte’tan fark yedikten sonra çanlar yeniden çalmaya başlar. Burjuvazinin monarşist fraksiyonlarıyla (Bourboncu toprak sâhipleri ve Orleansçı sanayi burjuvazisi) birlikte Cumhurbaşkanı Bonaparte’ın silip süpüreceği burjuva cumhuriyetçileri “Geçmişte halka karşı fiziksel gücü ne ölçüde vahşi bir şekilde kötüye kullandılarsa, şimdi de, yürütme gücüne ve kralcılara karşı cumhuriyetçiliklerini ve yasa koyma haklarını savunmaları söz konusu olduğunda, aynı ölçüde korkakça, süklüm püklüm, yılgınlık içinde, çökmüş biçimde, mücadele gücünden yoksun şekilde geri çekildiler.”

Seçildiği andan itibaren parlamentonun icabına bakmayı düşünen ve devlette büyük tasfiye yapan Bonaparte’ın hükûmeti Kurucu Meclis’e kendini feshetme çağrısında bulundu. 29 Ocak 1849’da süngülerin gölgesi altında kendini imha etmek zorunda kalan Kurucu Meclis’in yerine Mayıs ayında yapılan seçimlerle kurulan Yasama Meclisi’nde iki hânedanın birleştiği Düzen Partisi çoğunluğu elde etmiş, küçük burjuvazi ana muhalefet olmuştu. Hükûmetin Anayasa’yı ihlâl ederek Roma Cumhuriyeti’ne saldırma kararı alması üzerine teşebbüs ettiği Haziran (1849) ayaklanması ezildikten sonra bu küçük burjuva muhalefeti de ortadan kalkacaktı.

Proletarya, küçük burjuvazi ve burjuva cumhuriyetçilerinin siyasetten tasfiye edilişinden sonra sıra Düzen Partisi’ne geldi. Kasım 1849’da Düzen Partisi hükûmetinin Bonaparte tarafından görevden alınmasından 2 Aralık 1851 darbesine gelinceye kadar Yasama Meclisi’yle Cumhurbaşkanı arasında gerçekleşen mücadeleler sırasında Düzen Partisi “Ulusal Meclisin davasının ulusal bir davaya dönüşeceği anlarda, çarpışmaya girme cesaretini göstermez. Bunu yaptığında, ulus için bir yürüme emri çıkarmış olurdu; ama başka her şeyden çok ulusun harekete geçmesinden korkuyordu.” Düzen Partisi, Bonaparte’tan yâni yukarıdan gelen tehditlerden daha çok aşağıdan gelen tehditlerden korktuğunu, 10 Mart 1850 ara seçimlerini küçük burjuvazi-proletarya ittifakının kazanması üzerine 31 Mayıs’ta seçmenlerin yüzde otuzunu liste dışı bırakan genel oy hakkı düzenlemesiyle de göstermişti. Ordunun parlamentodan koparılıp Bonaparte’ın emrine verilmesine direnemediği hâlde Bonaparte’ın ikinci kez seçilebilmesi için teklif edilen anayasa değişikliğinin reddedilmesini sağlamış, ama 2 Aralık 1851’de son sözü Bonaparte söylemişti.

Özetle, proletarya ile Bonaparte arasındaki tüm unsurlar, aşağıdan gelen veya gelmesinden korkulan kuvveti bastırmak için yukarıdaki kuvvetlerle işbirliği yapmış, sıra kendisine gelince bu sefer aşağıdaki kuvvetlerin yanına koşmuş, fakat kendi silahıyla vurulmaktan kaçamamıştır.

* * *

9 Kasım’da Ömer Atagenç’in Sağ Kemalizm kitabı üzerine yazdığımız yazıda kitaptan şunu çıkarsamıştık: “Bu anlatıya göre Türk siyasî hayatının son 50 yılı önce sağ Kemâlistlerin sol Kemâlistleri, daha sonra anti-Kemâlistlerin sağ Kemâlistleri tasfiye ettiği bir dönemdir denebilir.”

İki ülkenin siyasî, tarihsel, toplumsal koşulları arasında büyük farklar var. Yine de bu hikâye Türkiye’de devletin “yıkıcı” akımlara karşı önlem olarak gerici unsurlara yol verdiği ve sonunda İslâmcıların “eski Türkiye”nin bütün kuvvetlerine diz çöktürdüğü 50 yıllık süreci hatırlatıyor. Meselâ imam okullarının önce “tedbiren” açılmasını, sonra esas sorun hâline gelerek kapatılmasını, daha sonra kapatılanların yüz katı kadar yenilerinin açılmasını…

Bahsettiğimiz sürecin büyük dönüm noktası olan 12 Eylül darbesi sendikaları kapatmış, gazetecileri ve öğrenci liderlerini hapse atmış, 1970’ler Türkiye’sinde hayli “hırgür” çıkaracak 24 Ocak kararlarını sorunsuz bir şekilde uygulamaya koymuştu. Vehbi Koç ihtilâlden sonra Kenan Evren’e yazdığı mektupta askerî yönetimi desteklemiş, DİSK’in kapatılmasına rağmen birtakım “anarşist sendikacıların” diğer sendikalara sızdığını haber vermiş, 24 Ocak kararlarının da mucidi olan Özal’ın hükûmetteki yerinin korunmasını istemiş ve “dinsiz” millet olmayacağını, din işlerinin siyasî partilerin istismar edemeyeceği şekilde düzenlenmesi gerektiği söylenmişti.

12 Eylülcüler sokakta ve mecliste tıkanan siyaseti tekeline almış, yapılması gereken işleri bizzat yürütmeye karar vermişti. Sermayenin parlamenter temsilcileri değil devletin zor aygıtı iş görecekti. Bu hâl, Düzen Partisi ile Bonaparte’ın arenada teke tek kaldığı durumun Bonaparte İmparatorluğu’na varması hakkında Marx’ın tahlillerini hatırlatıyor. Düzen Partisi’nin zâten kırılgan olan yapısı Bonapartist müdahalelerle parçalanmış, başta silahlı kuvvetler olmak üzere devlet gücü Bonaparte’ın elinde toplanmış, en küçük bir çatışma ve huzursuzluk durumunda alt sınıflardan yıkıcı bir hareketin gelmesinden korkulur olmuş ve burjuvazinin öncelikli hedefi aşağıdan gelecek tehlikelere fırsat vermeyecek bir “huzur ve sükûn” ortamını sağlama almak iken parlamento dışındaki burjuvazinin kendi temsilcisi olan Düzen Partisi’ne karşı Bonaparte’ın safına geçmesi şaşırtıcı değildi. Üstelik “Burjuva sınıfının egemenliğinin henüz tam olarak örgütlenmediği, bu egemenliğin saf siyasal ifadesini kazanmadığı dönemde, diğer sınıfların karşıtlığı da saf hâliyle ortaya çıkamıyor ve ortaya çıktığı yerde, devlet iktidarına karşı yürütülen her mücadeleyi sermayeye karşı yürütülen bir mücadeleye dönüştüren tehlikeli yola giremiyordu.” Böylece barut fıçısı gibi kaynayan 1848 sonrası Fransa’sında muhtemel bir ayaklanmanın temel hedefi burjuvazinin hâkimiyeti olmayacaktı. “Cüzdanını kurtarması için, tacın ondan alınmasının zorunlu olduğunu itiraf ediyor”du burjuvazi. “Egemenliğin zorluklarından ve tehlikelerinden kurtulmak için, kendi siyasal egemenliğinden kurtulmaya can attığını açıkça ilan” ediyordu.

Bu arada 12 Eylül’ün din dersini anayasa maddesiyle zorunlu yapması ve imam okulu mezunlarına ilahiyat dışı fakültelerin kapısını açması gibi Bonaparte da eğitimi papazların kontrolüne veriyordu. “Köylünün göksel mülkler üzerindeki ipoteği, burjuvazinin köylü mülkleri üzerindeki ipoteğinin güvencesidir.” diyor Marx…

* * *

Bonaparte’ın seçimde Cavaignac’ı hezimete uğrattığından bahsetmiştik. Marx, 10 Aralık seçimine “köylü ayaklanması” diyor. (Burada Nihat Genç’in -sonradan unuttuğu- tespitini anımsıyoruz bkz. “Nihat Genç köylü isyanına mı katıldı?”) Bonaparte’ın da arkasında Fransız köylüsü vardı. “Tarihsel gelenek, Fransız köylülerinde, Napoleon adlı bir adamın onlara tüm görkemi yeniden getireceği yönündeki mucize inancını ortaya çıkardı.” Peki köylülerin habire “bir adam”ın onlara eski ihtişamı vereceğine, tekrar anlı şanlı Osmanlı olacaklarına inanmasının sebebi nedir? “Cumhuriyet kendisini bu sınıfa vergi toplayıcılarıyla duyurmuştu, o da kendisini imparatorla duyurdu.” Köylülerin “modern bilinci” ile “geleneksel bilinci”nin mücadele ettiğini söylüyor Marx: “Süreç, öğretmenler ile din adamları arasındaki kesintisiz bir mücadele biçimini almıştı. Burjuvazi öğretmenleri ezdi. Köylüler, ilk kez, hükümetin eylemleri karşısında bağımsız bir tavır alma çabasını gösterdi. Bunun ifadesi, belediye başkanları ile valiler arasındaki süreklileşmiş çatışmalardı. Burjuvazi belediye başkanlarını görevden aldı. Son olarak, parlamenter cumhuriyet dönemi sırasında, farklı yörelerdeki köylüler, kendi çocukları olan orduya karşı ayaklandı. Burjuvazi onları sıkıyönetimle ve idamlarla cezalandırdı. Ve şimdi, aynı burjuvazi, Bonaparte lehine kendisine ihanet ettiğini söylediği kitlelerin, vile multitude’ün (bayağı yığının) aptallığı hakkında bağırıp çağırıyor. Köylü sınıfının imparatorlukçuluğunu zorla sağlamlaştıran kendisiydi; bu köylü dininin doğum yerlerini oluşturan koşulları kendisi korumuştu. Gerçekten de, burjuvazi, muhafazakârlıklarını korudukları sürece kitlelerin ahmaklığından, devrimcileştikleri anda da kavrayışlarından korkmak zorundadır.”

Bu benzetmeleri yaparken 19. yüzyıl ortası Fransa’sı ile 21. yüzyıl eşiğindeki Türkiye’nin koşulları arasındaki farkları unutmamak gerek. Fakat bu cümleler, yoksulluk ve yolsuzluk dalgalarında boğulan bir ülkenin “piyasasında” var olabilen tek “düzen karşıtı” gücün, İslâmcıların 1994, 1995 ve 2002 zaferlerini ve bugünkü Reis rejimine giden süreci anlamamıza da yardım ediyor. Hattâ bugün bütün Batı dünyasının büyük dağdağayla yakındığı ama 1980’lerden itibaren hâkim olan neo-liberal ekonomi politikalarının ürünü olduğunu söylemekte çekingen davrandığı popülizm meselesi de Fransız Üçlemesi’ni güncel kılan bir olgu.

Niyazi Berkes’in “Türk Düşününde Batı Sorunu” kitabındaki şu cümleler de esasında aynı şeyleri fakat daha basit bir dille söylüyor: “Alışkanlıklar insanları her şeye karşı yabanileştirir. Bu, her yerde böyledir. Fakat bir toplum, kişilerine refah, iyi geçim, başarı ve mutluluk veren bir değişmeye kolayca alışabilir.”