Erhan Sandıkçı

Dört gün önce genç bir komedyen hakkında tutuklama kararı çıkarıldı, Bilgi Üniversitesi öğrencisi Emre Günsal ertesi gün tutuklandı. Gözaltı ve tutuklama sürecinde önce stand-up gösterisinin bir kesidi Twitter’da ve haber sitelerinde “Atatürk’e hakaret”, “Hz. Mevlâna hakkında skandal sözler” gibi başlıklarla dolaşıma girmiş, yoğun bir mânevî linçten geçirilmişti. Aynı günlerde anî bir sokağa çıkma yasağı, yarattığı kargaşa ve İçişleri Bakanı’nı istifa açıklaması gündemi meşgûl ettiği için Emre Günsal “vakası” unutuldu gitti. Fakat bu olay bir hışımla gelip geçmekle kalmadı sâdece, Türkiye’de ifâde özgürlüğü, muhalif kesim ve rejim arasındaki çarpık ilişkileri de bir kez daha bize gösterdi.

Tutuklanmasına neden olan videonun bir kısmında Emre bir hastanenin alkol tedavi kliniğinin bahçesindeki Atatürk büstünün “Türkiye’nin en başarılı alkoliği”ni temsilen âdeta “vasıfsız alkolikleri” aşağılamak için oraya konmuş olduğunu söyleyerek espri yapıyor. Atatürk konusunda hassas olan vatandaşlarımız da videoyu izledikten sonra Emre’yi hakaret bombardımanına tutuyor. Küfürler, tehditler, had bildirmeler ve elbette “yetkilileri” göreve çağırmalar…

Toplumsal hâfızada “Atatürk’e hakaret” kalıbının ve “Atatürk ve içki” konusunun bir çağrışımı var. Muhayyilemizde hemen sarıklı cübbeli bir tarikat şeyhinin veya İslâmcı partiye mensup bir siyasetçinin nefret saçan konuşması canlanır. Oysa bu kısa videoda gördüğümüz genç, şehirli, modern görünümlü, kadın kahkahalarının içinde “kızlı-erkekli” bir ortamda şaka yapan biriydi. Burada “alkolik” kelimesinin hakaret amacıyla kullanılmadığını anlamak çok da zor değildi. Hepi topu “gençler eğleniyor”du.

Hattâ bir açıdan “alkolik” kelimesinin “tersine çevrilmiş bir politik silâh” olduğunu bile söyleyebiliriz. Gezi direnişinde Erdoğan’ın “çapulcular” sözünü sâhiplenmek, bu kavramı sözlükteki “yağmacı” anlamından çıkararak “Baskıcı iktidarın özgürlük isteyen gençleri şeytanlaştırmak için başvurmak zorunda kaldığı hakaret” olarak algılamak ve benimsemek gibi… Ayrıca “en başarılı” denerek, devamında “Kardeşim Saltanat’ı karldıramıyorsan içme!” esprisini yaparak Atatürk imgesinin olumlu bir bağlamda tasvir edildiğini görüyoruz. Yine de bahsedilen gösteri doğrudan politik bir stand-up olmadığı için niyet okumayalım, fakat öte yandan ortada bir hakaret kastının olmadığı açık.

Videonun diğer bölümündeki Mevlâna-Şems esprileri muhtemelen (“harekete geçen” başsavcılığın Konya’da bulunmasından anlayacağımız üzere) Emre’nin başının yanmasının asıl sebebi olsa da konumuz açısından önemli değil. Dinî-tarihsel bir figürü hoşgörü kavramıyla inşâ etmek ve inşâ edilenin çok büyük inşâ edildiği için hoşgörüsüzlük aracına dönüşmesi gibi ironik durumlar sağın klasik tutarsızlıklarından. Özeleştiriyi Karar gazetesi yapsın.

Bu olayın dikkat çekici tarafı iktidarın baskılarından muzdarip olan muhalif kesimlerin zaman zaman baskı mekanizmalarının işlemesine bizzat önayak olabilmesi. İnsanların içinde yaşadıkları düzene, o düzende sözü geçenlerin kimliğine, histeri krizinin etkisi altında verdikleri tepkinin kendi ayaklarındaki prangaları ağırlaştıracak olan sonuçlarına şaşılacak ölçüde yabancılaşmaları…

İktidarla bağlantılı herhangi bir “makbûl” gruba mensup olmayan, yâni meselâ her gün Atatürk’e hakaret tweet’leri atan Fatih Tezcan’ın imtiyazlarına sâhip olmayan (ve hakaret kastı taşımadığı da belli olan) bir genci “Atatürk’e hakaret ediyor!” diyerek polisin savcının önüne atmak hepimizin üzerinden geçmek üzere tahsis edilmiş silindiri bir metre daha hareket ettirmek anlamına geliyor. Bu olaydan bir hafta önce gazeteci Hakan Aygün’ün “Ey IBAN edenler” diye başlayan tweet’i sebebiyle tutuklanması veya Libya’da şehit olan MİT görevlisiyle ilgili yayınlarından dolayı Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Hülya Kılınç ve Murat Ağırel’in tutuklanması bundan farklı bir durum değildi. Yine mizah üzerinden örnek vermek gerekirse Türkiye’de internet ortamında politik mizahın ilk ürünlerini veren Efe Aydal’a iki ay önce “Erdoğan ile Fetullah Gülen beş altı sene öncesine kadar kankiydi.” cümlesi nedeniyle Cumhurbaşkanı’na hakaretten dava açılmasını hatırlayabiliriz. Çok yakın tarihli bu örneklerle Emre Günsal vakası arasında bir fark yok. İsnat edilen suçlar, dosyadaki TCK maddelerinin numaraları değişiyor ama değişmeyen şey ifâde özgürlüğünü engelleme iktidarının, istidadının, kapasitesinin biraz daha genişliyor olması.

Karşılaşılan her olaya “aşırı stratejik” yaklaşarak düpedüz suç teşkil eden işleri aklamayı telkin etmiyoruz elbette. Burada söz konusu zâten kötü niyetli olmayan birini taşa tutarak, bizim de potansiyel hedefi olduğumuz bir yangına odun taşımanın ayrıca zararlı oluşu. Özellikle Kemâlistler açısından son derece tehlikeli bir “hesap hatası” var ortada. Uzun yıllardan beri yapılan saldırıların da psikolojik etkisi altında, Atatürk’e kötü bir söz söylenmiş olma ihtimâline bile şiddetle karşı çıkarken başardığımızı düşündüğümüz şeyin maliyeti üzerimizdeki baskı mekanizmasının işlemesi olarak karşımıza çıkıyor. Ve ertesi gün birilerini “gardırop Atatürkçüsü”, “Kemâlizmin içini boşaltan şekilciler” diye eleştiriyoruz. Ölüm yıl dönümlerinde Ahmet Taner Kışlalı’nın “geçmişin bekçiliği değil geleceğin öncülüğü” sözünü paylaşıyoruz. Oysa yaptığımız tam da “şekli” koruyup “özü” kaybetmek, geleceğe dair hiçbir şey söyleyemeden sabaha kadar geçmişin başında nöbet tutmak.

Emre Günsal vakası ifâde özgürlüğü konusundaki tutumların “sınıfsal” veya “statüyle ilgili” diyebileceğimiz bir yönünü de ifşâ ediyor. Aralarında ünlü avukatların da olduğu birtakım kişiler adı sanı bilinmeyen, arkasında paradan veya falanca partiden kaynaklanan bir güç, bir şöhret, itibar bulunmayan insanları kolayca sırtlanların önüne atabiliyor. “Hassasiyetleri” ve “mücadeleleri” ile arz-ı endam eyleyerek kendi çevrelerindeki sadakat nesnelerini bir sıçrama tahtası olarak kullanabiliyorlar. Gencecik insanların özgürlükten mahrum kalması umurlarında değil. Esasında az önce geniş kitlelerin “hesap hatası” diye bahsettiğimiz durumda da bu önde gelen “star”ların sorumluluğu var. Netice itibariyle herkesin payına kendi statüsüne göre ya belirli çıkarlarının temini veya ideolojik mastürbasyonun geçici zevki düşüyor.

Bu noktada bir yıldan fazla hapis yatıp geçen sene tahliye olan Eren Erdem’in Emre Günsal vakasında jurnalciliğin başını çekmesi bir çelişki gibi görülebilir. Sonuçta “tuzu kuru” olmadığı tescillenmiş. Ancak kendisinin yelek-mintan kostümüyle ve “Ebuzer Gıffarî, kenz, infak, kapitalizm” lâkırdılarıyla “alternatif İslâm” vaazı verirken birden nüfuzlu “delege ağaları” vasıtasıyla daha önce kapısından geçmediği CHP’de önseçim kazanıp milletvekili olma hikâyesine bakınca siyaset yapma pratiğini anlayabiliyorsunuz. Böyle bir yaşam tarzı ile az önce bahsettiğimiz dar çıkarların temini için “güçsüz” insanların harcanması birbiriyle örtüşüyor.

Daha farklı bir örneği hatırlamak gerekirse, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde İlber Ortaylı’nın, yâni “Bok kurarsınız yeni Türkiye’yi!” sözü meşhur olan İlber Hoca’nın Binali Yıldırım’ın propaganda videosunda “oynaması” da benzer bir durumu anlatıyordu. Belirli bir sosyal/sınıfsal güç seviyesi, o gücün sâhibine birtakım esneklik imkânları veriyor ve daha önce durdukları yerden uzak noktalara kendi irâdeleriyle savrulabiliyorlar. Kendi korunaklı alanlarında, ortaya çıkacak zarardan en az şekilde etkilenerek yaşamaya devam edeceklerini düşünüyorlar. Geri kalanlar kendi başının çaresine bakmalı.

İş dünyasından da sayısız örnek bulabileceğimiz bu konuda iki hafta önce salgına rağmen devam ettirdikleri lüks konut inşaatındaki işçilere “Virüs kaparsam sorumluluk bana aittir.” diye taahhünâme imzalatmasıyla gündeme gelen şirketten bahsedebiliriz. Koç grubuyla ilişkileri olan, “laik sermaye” fraksiyonuna mensup bu şirketin sâhiplerinden birinin kısa geçmişinde Erdoğan’ı Nobel’e aday gösterme teşebbüsü, iktidarın kontrolündeki TFF’de yöneticilik ve 31 Mart’tan sonra esen İmamoğlu rüzgârına destek tweet’leri vardı. Konumlanma değişmiyor: Sosyal/sınıfsal güce sâhip olanlar geniş manevra alanlarında yeri geldiğinde “zayıf”ları harcama pahasına iktidar çarklarının işlemesine katkı yapabiliyor.

“Etkileşimin tadını alınca” üç kuruşluk aklıyla kanaat önderliğine soyunan apolitik ünlülerimizin konforlu popülizminde dahi bu nitelikleri sezmek mümkün.

Bu arada yer altından kamusal alana doğru yayılmaya başlayan şu “ofansif mizah” meselesine dair söyleyeceklerimiz vardır elbette, ama mizahın kalitesi ve etiğinden daha geniş bir sorunla karşı karşıyayız. Bu bağlamda şimdilik şu kadarını ekleyip bitirmek gerekir: En azından biz adı sanı bilinmeyenlere düşen, Emre’nin tutsaklığıyla tatmin olmak değil o ve diğer adı sanı bilinmeyenlerin özgürlüğü için mücadele etmektir.