Erhan Sandıkçı

Fetullahçılar gayrı resmî koalisyondan dışlandıkları zaman Erdoğan’ın iktidarı ‘Ergenekoncularla’ paylaştığına dair iddiaları dile getirmeye başlamışlardı. Hatta iktidar paylaşmaktan öte ‘gerçek’ iktidarın Ergenekoncularda olduğu, Erdoğan’ın Cemaat’le mücadele edebilmek için Ergenekonculara teslim olduğu söyleniyordu. Ergenekoncu tabiri yerine ‘Perinçekçi’ de deniyordu bazen. Zaten kast edilen şey Doğu Perinçek’in de dahil edildiği hayâlî Ergenekon örgütünün ‘laik, Kemâlist, derin devletçi’ yapısı idi. Bugün bile Fetullahçıların internetteki yayın organlarında benzer ifadelere rastlayabilirsiniz.

Aslında o tarihten bu yana hem AKP içinde hem devlet mimarisinde Erdoğan’ın gücü gün geçtikçe merkezîleşti. Dolayısıyla Erdoğan’ın veya AKP’nin kendi bünyesi dışındaki birtakım ‘müttefiklere’ iktidar pastasından bol kepçe pay verdiği şeklinde bir anlatı kulağa hiç inandırıcı gelmiyor. Olsa olsa Fetullahçı emniyet ve yargı görevlilerinin tezgâhıyla tutuklanan Kemâlist subayların serbest kalmasından, bazılarının görevlerine dönmelerinden bahsedilebilir. Bir de son sürat AKP’lileşen ve bu yüzden sol-Kemâlist tabanını kaybeden Perinçek’ten. Ama bu davaların bazıları hâlâ kapanmadı, 28 Şubat davası gibi bazılarında ise mahkûmiyet kararları çıktı. Üstelik amirallerin Montrö Bildirisinde olduğu gibi Ergenekon-Balyoz mağdurlarının hâlâ iktidarın hışmına uğradığını görüyoruz. Yani Erdoğan-Ergenekon ittifakı gibi iddiaların inandırıcı bir tarafı yok.

Bu iddialar gücünü gerçeklikten almıyorsa bile belirli bir motivasyondan almalı. O motivasyon da sanırım Fetullahçıların AKP ile olan ittifakın sona ermesinin suçunu karşı tarafa yükleme çabası. Yani 2013’e kadar süren işbirliğinin birden düşmanlığa dönüşmesini kamuoyuna açıklarken kendilerinin değil AKP’nin değiştiği şeklinde bir anlatı kurmaya çalıştılar. Bu anlatıya göre beraber mücadele ettikleri askerî vesayete, derin devlete, Ergenekonculara katılan, davaya ‘ihanet’ eden taraf Erdoğan idi.

Fetullahçıların bu anlatısının daha vülger bir biçimini Furkancılarda ve Nurcuların Yeni Asya kolunda görüyoruz. Alparslan Kuytul zaman zaman iktidarın derin devletçilerle, ‘siyah gözlüklülerle’, ‘Maocularla’ işbirliği yaptığını söylüyor. Yeni Asya yazarları da AKP’yi otoriterlik üzerinden Kemâlizmle ilişkilendiriyor. Fakat birtakım cemaatlerin dışında, geçmişte AKP ile işbirliği yapmış veya direkt AKP’nin içinden çıkmış bazı siyasî partiler de bu anlatıyı kullanmaya başladı. HDP Onursal Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü sonuncusu bu yılın ocak ayında olmak üzere defaatle mevcut iktidardan ‘AKP-MHP-Ergenekon bloku’ diye bahsediyor. Eş Başkan Mithat Sancar da benzer bir açıklama yapmıştı.

HDP’yi de bir kenara bırakıp ‘altılı masa’nın bazı mensuplarına bakalım: Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu iktidarın 28 Şubatçılarla, Bahçeli’yle, Perinçek’le beraber olduğunu söylüyor, ‘jakoben Kemâlizm’ tehlikesinden bahsediyor. Parti sözcüsü de AKP’nin 2016’dan sonra Kemâlist olduğunu iddia etmişti. DEVA Partisi lideri Ali Babacan yine aynı şekilde Erdoğan’ın 28 Şubatçıların, Bahçeli’nin, Perinçek’in kontrolünde olduğunu ima eden beyanlar veriyor. Babacan en son Ergenekon-Balyoz davalarını Fetullahçıların organize etmesinin bu davadaki sanıkları masum kılmayacağını söyleyerek ciddî bir polemik başlattı.

Bu iki parti CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun büyük gayretiyle Millet İttifakı’na iştirak etmek üzereler. Yani muhtemel bir seçim zaferini takiben Erdoğan sonrası Türkiye’nin şekillendirilmesinde söz hakkı ve pazarlık gücü olacak aktörler.

Şimdi, geçmişte Erdoğan’la yaptığı işbirliğinden dolayı hiçbir özeleştiri vermeyen, Erdoğan’la arasının bozulmasının sebebi olarak Erdoğan’ın değişmesini, Ergenekoncuların tarafına geçmesini söyleyen bu aktörlerin Erdoğan sonrası dönemde hangi talepleri müzakere masasına getirmesini bekleyebiliriz?

28 Şubat 2022’de açıklanan mutabakat metninde sunulan proje parlamenter sistem idi. Parlamenter sistem zaten Cumhur İttifakı dışındaki bütün muhalefetin vaadi. Önemli ama kısıtlı bir anayasal-hukukî düzenleme olarak bunun üzerinde çok durmaya gerek yok. Daha önemli olan soru şu: Parlamenter sisteme geçişin ötesinde genel ve soyut bir beklenti olan ‘demokrasi ve hukukun yeniden canlanması’ hangi adımlarla somutlaşacak? Bu iki aktör Erdoğan’la beraber oldukları dönemden bir pişmanlık duymadıklarına göre demokratikleşme dahil olmak üzere Erdoğan sonrası Türkiye’yi şekillendirecek çeşitli konularda yine ‘Ergenekon’la hesaplaşma’ adı altında Kemâlizmle hesaplaşma perspektifiyle hareket etmeyecek mi?

Meselâ adı geçen metinde 1961 Anayasası’nın demokrasi üzerinde ‘bürokratik (askerî ve yargısal) vesayet’ tesis ettiği iddia ediliyor. ‘Askerî’ kısım özellikle MGK bağlamında doğru bir tespit, demokratik sistemde ordunun etkin rol oynamasına karşı çıkmak da makûl bir eleştiri. Fakat kuvvetler ayrılığının bir unsuru olan yargının yürütme ve yasamayı denetlemesini anti-demokratik bir ‘vesayet’ olarak gören ifadeler öyle değil. Bu ‘millî irade versus yargı’ dikotomisi AKP’nin yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmak için kullandığı bir argümandı. Aynı zamanda hükûmetin ve meclisteki AKP’li çoğunluğun hukuka aykırı işlerini meşrulaştırmaya yarıyordu. Demokrasinin önündeki engel olduğu söylenen bu yargı vesayeti ideolojik olarak CHP ile, ‘resmî ideoloji’ yani Kemâlizm ile hatta zaman zaman Alevilik ile tarif ediliyordu. Netice olarak ‘millî irade versus yargı vesayeti’ ikiliğinin ideolojik yansıması ‘dindar-muhafazakâr halk versus laik-Kemâlist elitler’ idi. Bu argümanın mutabakat metninde yer almasının DEVA ve GP’nin marifeti olduğunu tahmin etmek zor değil.

Ancak problem 50 sayfalık kitapçıktaki birkaç cümle değil; bu kitapçığı hazırlayan ve daha çok işler yapmaya hazırlanan masada demokrasiyi ‘Kemâlizmle hesaplaşma’ perspektifi içinde algılayan zihniyete sandalye verilmesi. Şimdi bu ittifakın en büyük partisi olan CHP herhâlde AKP döneminde laikliğin yerle yeksan edildiğini düşünüyor ve muhtemel iktidar değişikliğinden sonra Türkiye’nin -birebir AKP öncesindeki gibi olmasa da- yeniden laik bir ülke olmasını hedefliyordur. Peki içinde Babacan ve Davutoğlu’nun bulunduğu bir heyet nasıl Türkiye’yi laikleştirebilir? Kamunun cemaat ve tarikatlere peşkeş çekildiği, MEB ile Diyanet’in işbirliği protokolleri yaptığı, içki yasaklarının getirildiği, camilerde miting yapıldığı dönemde üst düzey mevkilerde bulunan bu iki zat bu konularda herhangi bir özeleştiri vermediği gibi zaten Erdoğan’la da ‘laik, 28 Şubatçı, derin devlet’in safına geçtiği için yollarını ayırdıklarını söylüyorlar.

CHP kendisini sosyal demokrat kavramıyla tarif eden bir parti. Devletçiliği ‘sosyal devlet’ olarak güncel koşullara uyarlama iddiasında, aile sigortası gibi projeler üretiyor, sınırlı da olsa bir kamulaştırma vaadi var. CHP’nin ittifak masasına buyur ettiği Babacan ise Özal’ın başlattığı neo-liberal dönüşümü hızlandıran, kamu hizmetlerini özelleştiren, yeni esnek çalışma düzenlemeleriyle işçileri güvencesiz ve sendikasız çalışmaya mahkûm eden, denetimi ortadan kaldırarak iş cinayetlerini arttıran, sosyal devleti sosyal yardımlara indirgeyerek partizan sadaka ilişkileri kuran hükûmetlerde görev almış biriydi. Yerli ve yabancı sermaye çevreleriyle yakınlığı bilinen Babacan’ın oturduğu masada hangi sosyal devleti, hangi devletçiliği hayata geçirebilirsiniz? Üstelik iki ay önce Murat Yetkin’in bir haberine göre Kılıçdaroğlu ittifakın ekonomi programının Babacan’ın hazırlayacağı taslak üzerinden şekilleneceğini söylemiş. Tekzip edilmeyen haberin doğruluğunu altı partinin mutabakat metninden de anlayabiliriz. Metinde bölüşüm ilişkilerine dair hiçbir somut vaat yer almıyor. Yalnızca ‘refahın adil bölüşümü’ ifadesinin geçtiği üç cümlelik bir ‘Sosyal Haklar’ başlığı var. Bir sonraki bölümde ise paragraflar dolusu iklim krizi vurguları yapılmış.

CHP’nin dış politika yaklaşımının ne olduğunu bilmiyorum ama Suriye meselesinde ‘Esad’la masaya otur, bölgede huzur ve sükûnu sağla, Suriyeli sığınmacıları ülkelerine gönder’ şeklinde bir formülü benimsediğini Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarından anlayabiliriz. AKP döneminde Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık yapan, Suriye’nin istikrarsızlaştırılmasında rol alan, Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın mevzi kazanmasında sorumluluğu olan, Erdoğan’ın talimatıyla Avrupa’ya gidip 3+3 milyar euro karşılığında ülkeyi AB’nin ‘sığınmacı karakolu’ yapacak sözleşmeyi imzalayan Davutoğlu’nun yukarıda zikredilen formülü nasıl benimseyeceği ise meçhûl. Yine de dış politika pragmatik bir alan olduğu için bunu mümkün görebiliriz. Tabiî geçmişteki Yeni Osmanlıcı tezlerden ve ‘İbrahimî millet’ gibi ümmetçi kavramlardan vazgeçmesi gerekecek. Her ne kadar bu konularda özeleştiri yapmasa da aynı fikirleri hâlâ taşıyıp taşımadığını bilmiyorum. Ama kendisinin de bulunduğu o masada hazırlanan mutabakat metninde dış politikaya dair tek satırın bulunmaması ilginç.

Daha fazla detaya girilebilir, şimdilik yeter. Laiklik, sosyal devlet ve Suriye/sığınmacılar konuları üzerinden anlatmaya çalıştığım şey, Babacan ve Davutoğlu’nun söz hakkının bulunduğu bir masada halkın lehine politikalar üretmenin zor olduğu. Çünkü bu iki kişi ve partileri AKP dönemindeki uygulamalara dair bir özeleştiri getirmiyor, kendilerinin değil Erdoğan’ın değiştiğini (Kemâlistleştiğini) söylüyor ve düşüncelerini hâlâ post-Kemâlist bir zemine oturtuyor. Yine örnekler üzerinden gidersek; laikliği ‘ceberut devlet’in otoriterliği olarak gören, devletçiliğe/kamuculuğa bürokratik hantallık diye bakan, Orta Doğu’daki savaşların dışında kalmayı ‘gönül coğrafyamızdan kopmak, pısırık içe kapanmacılık’ diye eleştiren bir zihniyetin bu konularda size ayak bağı olmama ihtimâli yoktur.

Durumu daha da vahim hâle getiren şey mecliste ve seçmende en büyük güce sahip olan CHP ‘kapsayıcılık’ saikiyle sınırsız ödün verirken anketlerde bir iki puanı gözüken DEVA ve GP’nin maksimalist bir strateji izlemesi. Kılıçdaroğlu cemaat yurdunda intihar eden Enes Kara’nın ardından cemaatlere karşı ve laikliğin toplumsal değeri için iki çift söz edemiyor ama Babacan İBB’nin 30 Ağustos’taki vals gösterisinden bile mağduriyet çıkarabiliyor. Altı partinin ortak metninde dahi İslâmcı geleneğin Cumhuriyet’ten önceki 1921 Anayasası’nı Kemâlist Devrim karşısında yüceltme taktiğini görüyoruz. İstiklâl Savaşı döneminde geçici olarak hazırlanan, Meclis Hükûmeti sisteminin mevcut olduğu bu kısacık anayasa, mutabakat metninde ‘kapsayıcı’ diye nitelendiriliyor.

Türkiye’nin içinde bulunduğu konjonktür muhalefet için pragmatizmi mecbur kılıyor. Belirli konularda ortak tavır almak ve mümkün olan en geniş işbirliğiyle parlamenter sistem, seçim barajı, Olağanüstü Hâl rejiminin daraltılması gibi kısıtlı düzenlemeler üzerinde uzlaşmak makûl politikalar. Ama AKP dönemindeki temel bakış açısını sürdüren küçük partilerin maksimalist cüretkârlığına boyun eğen ittifakların pragmatizmle izah edilecek bir tarafı yok. Hele bu ittifaklar ‘geçiş dönemi’ni sizin temel hedeflerinizin tersine doğru şekillendirecekse…

Ayrıca üzücü olan, Türkiye’nin geleceğini yeniden ipotek altına alacak bu girişimin Kılıçdaroğlu’nun şahsî beklentilerine de hizmet etmesi. Zira Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığı için sinyaller vermeye başlamasıyla DEVA ve GP’nin ittifak masasına dahil edilmesi aynı dönemde gerçekleşti. Dolayısıyla İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun adaylığını desteklediği bilinen İyi Parti lideri Meral Akşener’i dengelemek için bu iki partinin sürece dahil edildiğinden şüphelenmek yersiz olmaz. Kılıçdaroğlu muvaffak olursa hem muhalefetin kazanma ihtimâli daha düşük bir Cumhurbaşkanı adayı olacak hem de seçim kazanılsa bile post-Kemâlist partiler Erdoğan sonrası dönemde kendi gücüyle orantısız bir söz hakkına sahip olacak.

Doğrusu insanları bu kadar şer bir ‘ehven-i şer’e ikna etme çabası ne gerekli ne de gerçekçi olacak.