FAAL ELEŞTİRİ

Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.

Karl Marx

I.BÖLÜM

Toplumsal taleplerin vücut bulmuş hâli olan insan, insansal varlığını dünyaya dayatan bir varoluştur. Kokuşmuş düzenlerin beşiğinde uzun yıllar boyunca uyuyan insan, varlığının gerçeğine yaklaşmaktan itinayla kaçan bir sürgün olarak okunmalıdır. Ona dair yapılabilecek en şiddetli eleştirilerin dahi boşluğa düşeceğini, çünkü insanın bu hâliyle varoluştaki yegâne boşluk olduğunu üzerine basa basa vurgulamak gerekir. Doğanın eşsiz bir deneyimi olan insan, anlamsızlığından peyda ettiği anlamsallıkla dünyayı kuşatarak kendisi dışında her şeye muktedir bir zavallıdır. Dolayısıyla insan, tek bir amaçla kendi kendisinden kurtulabilecek bir mahkûm olarak tanımlanmalıdır: Kendisine hâkim olmak!


Dünyayı anlama çabası, insan açısından dünyayla kurulan ilişkinin hareket noktası gibi görünse de aslında insanın dünyayla ilişkisini belirleyen şey kendi varoluşunun ona dayattığı müdahil olma arzusudur. Bu arzu, ihtiyaçlar doğrultusunda insana içten bir biçimde dayatılmaktadır. Olağan gerçekliğin saf ilerleyişi insan faktörünün ortaya çıkışıyla birlikte insansal bir nitelik kazanmak zorundaydı ve kazandı da. İnsan, kendi varlığının gereğini yapmaktadır. O, diğer her şey gibi içinde vuku bulduğu ilişkiselliği içermekte; kendisine içselleştirdiği dünyayı yaşamaktadır. Bu içselleştirme, insanın vuku buluşuna içkin gelişmekte olup insanın dışsal bağlamda yürüttüğü bir gelişme değildir. İnsan, başka türlü var olamadığı için dünyaya müdahildir. İnsan dışı hiçbir şeyin kendisini içerişi, insanınki kadar büyük bir aşış yaratmamaktadır. Çünkü insan dışında hiçbir şeyin içerişi doğanın yadsınmasına neden olmamaktadır. Bu nedenden ötürü o doğaya müdahildir ve o, doğanın kendisini aşışının dolayımıdır. Dünyanın artık asla eskisi gibi olamayacağının mührü insandır.
Doğada olmayan şey, insan eliyle doğaya kazandırılır. Buna kısaca kültür demekteyiz. Öyleyse kültür, insanın dünyayı düşündüğü, onu anladığı/anlamlandırdığı yerde başlamaktadır. Aynı yerde başlayan bir diğer şeyse doğanın kendisini içererek aşışıdır. Bu perspektiften insana ve onun yeryüzündeki tarihine baktığımızda, karşımıza çıkan şeyin diyalektik hikayesini kavramak çok daha kolay hâle gelmektedir.

İnsan nedir, insanın anlamı var mıdır, insanın anlamı varsa nedir gibi sorular karşısında bir devrimci materyalistin verebileceği bütün cevapların özünde bu perspektif yatmaktadır. İnsan, doğanın eşsiz bir deneyimidir ve doğa insan deneyimi ile kendisini içererek aşmakta; gelişimini başka bir momente taşımaktadır. İnsanın gelişimi, doğanın gelişimine bu nedenden ötürü müdahildir. Doğa insan dolayımıyla kendisini içererek aşarken, yine kendisine ulaşarak başka bir durumu, diyalektiğin başka bir anlamını/ilkesini gün yüzüne çıkartmaktadır. İnsan dışı canlı-cansız her varlığın gelişimi doğaya birincil düzeyde etkenken insanın gelişimi doğaya ikincil düzeyde etkendir. Çünkü insanın doğayla teması, doğayı üretmek kurucu-biçeminde gerçekleşmekte ve insan, üretimini sürekli yeniden gerçekleştirerek doğayı kavrayabilmektedir. Üretim, insanın doğayla kurduğu her türlü insansal ilişkinin kurucu niteliğidir. Bu nedenden ötürü insanın yapıp etmeleri doğayı yeniden üretmekte olduğu için diğer varoluşlardan farklı olarak doğa içi etken değil, ona müdahildir.


Birincil düzeyde etkenlik, etkenin gerçekleştirdiği etkinliğin olağan-içi gelişmesiyle alakalıdır. Birincil düzey, ilk elden gerçekleşen düşünüş-davranış disiplinini ifade ederken ikincil düzey, dolaylı; dolayısıyla da ikincil kurucu-biçemde gerçekleşen düşünüş-davranış disiplinini ifade etmektedir. Bu nedenden ötürü birincil düzeyde etkenlik olağan-içi, yani doğaldır. İkincil düzeyde etkenlik ise olağan-dışı, yani yapaydır/üretimdir. Dolaylı düşünüş, düşünüşü dolayımlaştıran bir süreçtir. Böylece insan zihni üretim aracına dönüşmektedir. Üretim için dolayımlı yapıp-etmeye ihtiyaç vardır. Yani her üretim faaliyeti, üretim araçları dolayımına ihtiyaç duymaktadır. Üretim aracı olmaksızın üretim olamaz, çünkü maddeyi üretmek, onun gelişimine ikincil düzeyde müdahil olmakla mümkündür. Dolaylı düşünüş ve davranışlar geliştirebilen tek canlı insan olduğu için üreticilik vasfı sadece insana aittir.


Doğa, düşünceler üreten insan zihninde yeniden üretildiğinde, insan eylemi tarafından da yeniden üretilebilir hâle gelmiştir. Düşünmenin nesnesi olan doğa, insan bilincinin ikincil düzeyi ile birlikte artık salt düşünmenin nesnesi değil, aynı zamanda düşüncenin de temellendiricisi olur. Düşünce, düşünmenin içerilerek aşılışıdır. Hayvanların düşünsel süreçlerinden farklı olarak insanlar, gelişmiş bilinçleri dolayımıyla düşünme süreçlerini pekiştirebilmekte, onları bilinç düzeyleri dolayımıyla içererek aşmak suretiyle düşüncelere dönüştürebilmektedir. Hayvanların düşünceleri ise düşünsel süreçlerine içkin kalmaktadır. Bu da insanı, çevresel uyaranları artzamanlı düşünebilen bir canlı konumuna getirmektedir.


Çevresel uyaranların artzamanlı düşünülebilmesi, düşünmenin pekişerek düşünceleşmesi anlamına gelir. Düşünmenin kendisini aşışı, düşünsel temasın kendisini içerişidir. Bu noktadan sonra insan zihni için düşünmek, çevresel uyaranlarla eşzamanlı temasa ihtiyaç duyulmayan bir sürece dönüşmektedir. Artık düşünsel temas salt maddesel gerçekliğin soyutlanması olarak değil, soyutlanan maddesel gerçekliğin soyutlanmasıyla da gerçekleşebilir hâle gelmiştir. Düşünce bunu çevresel uyaranları işlevsel olarak taklit edebilmesi sayesinde başarmaktadır. Düşünmenin düşünce gelişimine erişmesiyle birlikte düşünsel temas da soyutlamanın soyutlamasına erişerek doğaya müdahil olmaktadır. Çünkü o artık doğayı birincil anlamda içselleştirmemektedir, o doğayı artık ikincil anlamda içselleştirmektedir. Artık doğa bir üretim konusu ve ona dair her algı, bilgi, düşünce, anlam vb. herhangi bir içselleştirme insanın ürünü/emeğidir
Hegel, bilinç için dışa yakalanmış bilmedir der. Bilinç, bir bilmedir; fakat bilinç asla bilmenin kendisi olmanın dışında bir şey olamaz. Bu yüzden bilinç, bilmenin en temel kurucu niteliğiyle açıklanabilir: karşıtlanma. Bilmek, kendisini objeden farklılaştıran ve böylece subjeleşen şeyin bu süreç içinde açığa çıkan mesafede objeyi içselleştirmesidir. Bilinç, bu mesafeyi açığa çıkartan farkındalıktır. Mesafeyi açığa çıkartan bilinç ile aynı zamanda onu araçlaştıran bilinç arasındaki fark ise insanla insan olmayanı belirlemektedir. Subjeyle obje arasındaki mesafenin araçlaşması, bilincin mesafe üzerindeki farkındalığına delildir. Mesafe, subjenin kendisinin farkındalığıyla açığa çıkarken ikincil bilinç, mesafeyi açığa çıkartan farkındalığın farkındalığıyla açığa çıkmaktadır. Dolayısıyla bilinç ilk defa kendisini bilme pratiğine sahip olmaktadır. Bu da benlik dediğimiz şeyi açıklamaktadır.


Benlik, insanın ikincil özneliğini ilan eden bir olgudur. Benlik olgusu ile görülmektedir ki insanın üretici vasfı ilkin onun kendisini üretmesi biçiminde faaliyete geçmektedir. Dün olduğu gibi bugün için de bu durum aynı şekilde devam etmektedir. İnsan, her seferinde, her an kendisini yeniden üreterek varoluşunu sürdürmektedir. Benlik, insanın kültürel varlığının en şiddetli delilidir. Onun bütün varlığını insan olmayandan şiddetli bir biçimde koparmaktadır. Çünkü benlik dediğimiz şey, insanın kendisini içerişini ifade etmekte; insana dair söylenebilecek her sözün kültürden hareket etmesini kesin bir biçimde zorunlu kılmaktadır.


Benlik olgusunun en önemli göstergesi insanın üretici niteliğinin ne derece temel ve kurucu bir vasfa sahip olduğudur. Bu açıdan bakıldığında insan, kendi evrimini kendi ellerine alan tek varoluş olarak konumlanmaktadır. Onun eşsizliği, böylece bir başka açıdan da kendisini açığa çıkartmaktadır. İnsan, kendisini üretebilen bir canlı olarak, diğer varoluşlardan farklı bir anlama, başka türlü bir deneyime sahiptir. Onun ayrıksı vasfını belirleyen ise hiç şüphe yoktur ki ikincil bilincidir. Bu bilincin ona kazandırdığı yeni ve eşsiz varoluş, onun doğayla bütün ilişkilerini başkalaştırmaktadır. Kendi gelişmesini yapıp-etmelerine bağlayan insan, kültürel varlığını doğaya dayatmakta hiç de zorlanmamaktadır. O, doğaya hükmetmektedir. Fakat bu hükümdarlık aldatıcı bir olgudur. İnsanın doğa üzerindeki hükmü, kendi evrimsel sürecine hizmet edişinin son derece baştan çıkartıcı bir yanılgısıdır. Bu nedenle insan ister açıkça belirtsin isterse de inkâr etsin içten içe istediği, özlemini çektiği tanrılığa asla ulaşamayacaktır. Çünkü asla bir yanılgı gerçekleştirilemez. Bu da insanı başka bir yola, kendi yanılgısını gerçekleştirebileceği bir dünyayı kurmaya sevk etmektedir. Varoluşunun özünde yatan hengâme, insanı karmaşık ilişkiler ağı içinde yalnızlaştırırken; insan, bu ilişkileri bertaraf etmek ümidiyle hamle üstüne hamle yapmakta ve kaçınılmaz olarak kendi iç savaşına çekilmektedir. Uygarlık dediğimiz ve tanımlamakta güçlük çektiğimiz cereyanın özeti budur. Uygarlık, insanın kendi iç savaşını dünyanın gündemine taşıyışıdır. Başka bir değişle de uygarlık, dünyanın, insanın iç savaşına çekilişidir. Kesin olansa uygarlığın, insanın iç savaşının savaş alanı olduğudur.

Özkan Bakioğlu

Devam edecek.