İsmail Dönmez

Ekim ayında Twitter, dijital mecrada rastlamadığımız türden ‘akademik’ bir tartışmaya sahne oldu. Mesele kısaca; Türkiye’nin mevcut durumunun neo-liberalizmle ne derece örtüştüğüydü. Berk Esen’in Türkiye’nin neo-liberal bir yapıda olmadığı iddiasıyla başlangıç fişeği ateşlenen tartışma, sonra çeşitli eleştirilerle daha da alevlendi. Tabii bir sonuca bağlanmadı. Yer yer yeniden konuşulmakla beraber, geniş aralıkta, azalan bir şiddetle öylece sönümlendi. Son olarak Esen’in; Birikim’in internet sitesinde, yayınlanan söyleşilerini okumam, unuttuğum bu konu üzerine, beni bir şeyler yazmaya teşvik etti.

Bu tartışmayı çok yararlı buluyor ve benzerlerinin de meydana gelmesini umuyorum. Bir fikre sahip olmak, bir şeyleri bilmeyi gerektirir. Ancak bilinen şeylerin tazelenmemesi yahut sorgulanmaması, fikirleri giderek sadece bir inanca dönüştürür. Tartışmalar, bildiklerimizi gözden geçirme ve yeni bilgilerle harmanlama için bulunmaz nimettir. Fakat tartışmaların bir matematiksel eşitsizlik içerisinde olması gerekir. Öyle ki, hem fikirlerimizin hızlıca çarpıştığı ve bizi âtıl kalmaktan koruyan bir şiddette hem de kendimizi kaybetmediğimiz ve rasyonel çerçevenin dışına çıkmadığımız bir dinginlikte olmalıdır. Şiddet dengesinde gerçekleşen tartışma sonucunda fikirlerimizi değiştirmek, kazanım ve erdemdir.

Tartışmanın büyümesini ve sonuçlanamamasını birkaç yanlış anlaşılmaya bağlıyorum; “Türkiye neo-liberal değildir” sözü, “Türkiye kapitalist değildir” anlamına gelmez. Dolayısıyla Türkiye’de kapitalizmin ne derecede azıtmış olduğuna dair öne sürülen her iddia, doğru olmakla birlikte tartışmaya katkı sağlamıyor ve yanlışlamıyor. Karşı iddia, Türkiye’de kapitalizmin binbir kılığından biri olan ahbap çavuş kapitalizminin hâkim olduğunu savunuyor. Ayrıca bir muhalifin, “Türkiye neo-liberal değildir” demesi, neo-liberalizmi kötü bir işleyişten uzak tutma çabası gibi algılanıyor. Sadece bu ifadeden böyle bir anlam çıkarmak hakkaniyetli olmuyor ve alâkasız birtakım argümanların sıralanmasını sağlıyor. Hem bu söz, “AKP neo-liberal değildir ve hiç olmamıştır” gibi bir anlama da gelmiyor. Aksine Esen, pek çokları gibi neo-liberalizmin Türkiye’deki serüveninin 24 Ocak kararlarıyla başladığını düşünüyor. Ancak neo-liberalizmin 2008-2009 yıllarında sonlandığı fikrinde diğerlerinden ayrılıyor; AKP’nin başından beri neo-liberal politikaları takip ettiğini kabul ediyor.

Türkiye’nin neo-liberal olup olmadığı sorgulamasına girişmeden tartışmayı başlatan sözleri şöyle bir hatırlayalım:

(1) Gençler rejimin adına hala neoliberalizm mi yoksa artık doğru terimleri kullanmaya geçebilir miyiz? Piyasalarla kavga eden, faiz teorisine inanmayan, damadı kasanın başına oturtan, ucuza patates domates satan, kayyumla şirketlere el koyan rejime neoliberal demek komik kaçıyor artık.¹

(2) Ayıptır yahu, sene olmuş 2020 hala AKP’yi neoliberalizm üstünden eleştiren yazılar görüyorum. Hükümetin ekonomik politikasının neoliberalizmle uzaktan yakına alakası yok. Türkiye’yi de neoliberalizm otoriter yapmadı. Kavramları bu kadar sündürmeyelim.²

(3) Türkiye’nin iktisat politikası da, dış politikası da, içişleri de, hukuk sistemi de neopatrimonyaldir. Yani tepedeki kişi ve etrafındaki dar klikçe belirlenir. İdeolojik değildir. Bu anlaşılmadan yapılan siyasi analizler baştan sona yanlıştır.³

(4) Neoliberalizmi sevmeyebilirsiniz. Ben de neoliberal değilim. Ama neoliberal terimini küfür şeklinde, her gördüğünüz kapitalist hükümete yapıştırmayın. Kavramları bu kadar sündürürseniz yaptığınız analiz çuvallar.

İlk tweet gayet mâkul görünüyor; neo-liberalizmin tanımı, ülkedeki uygulamalar ve işleyiş belli. Bunlara bağlı olarak tanımın mevcut işleyişe uyup uymadığı bu şekilde irdelenebilir. Üçüncü tweette “ideolojik değildir” kısmı, “pragmatik ve İslâmisttir” şeklinde güncellenebilir. Bunun yanı sıra ikinci ve dördüncü tweetlerdeki ifadenin de yanlış olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’yi neo-liberalizmin otoriter yapmadığı iddiası, mevcut durumun tayininden tamamen farklı bir konudur. İktidarın şu anda otoriter bir yapıda olduğunda hemfikirsek, buraya nasıl geldiğimizde de hemfikir olabilmeliyiz. 24 Ocak kararlarından beri içinde bulunduğumuz neo-liberal dönem, sadece kronolojik olarak değil, ideolojik olarak da söz konusu otoriter rejimin öncülüdür. Ana bileşenleri dincilik ve piyasacılık olan bir siyâsî programın zorunlu istikâmeti kaçınılmaz olarak otoriterleşmedir.

“Benim memurum işini bilir”, “anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz”, “ben zengini severim” gibi ifadeleri sarf eden bir zihniyet, neo-liberalizme mi yoksa ahbap-çavuş kapitalizmine mi yakın görünür? Özal’ın, Demirel’in ve bazı merkez sağ siyasetçilerin diğer sermayedarlara göre daha imtiyazlı ahbapları olmamış mıydı? Bu ahbapların niteliğinin, beşli çeteyle mukayese edilmesi elbette mümkün değil. Fakat zihniyet olarak aralarında bir halef-selef bağı olmadığını kim söyleyebilir? Hem sağ siyasette neo-liberalizmle birlikte bugün şikâyet ettiklerimizin daha az yoğunu veya ilk nüveleri yok muydu?

Oy karşılığında gecekondulara tapu dağıtan popülist lider Özal da partizan kaynak aktarımını gayet iyi yapardı. Ancak ne ANAP fanatizmini inşa edebileceği 18 yıllık iktidarı, ne de onun öncesine giden, kadrolaşmayı daha eski tarihlere çeken öncül partileri vardı.

Yerel siyasette neo-liberalizm ve ahbap-çavuş kapitalizminin sebep ve sonuç olarak ayırmamız zordur. Taşrayı tanıyanlar; adam kayırma, memleketçilik ve türlü usulsüzlüklerin, “iş görme”, “işini yaptırma”, “koruma/kollama” şeklinde adlandırıldığını bilir. Bunları yaptırabilecek durumda olmak, son derece makbuldür ve istenir. Fâlih Rıfkı’nın “Yalan söylemek, Şark’ta ayıp değildir” tespitindeki gibi bir zihniyet, neo-liberalizmin Türkiye’de uygulamaya konmasından itibaren onunla uyum içinde olmuştu. Uzun yıllar memleketin her yerinde böyle işleyen düzenin, bir yandan kendisini daha ileri taşırken, öte yandan ülke siyasetini şekillendirmesi kaçınılmazdı.

Dördüncü tweetle ilgili küçük bir değerlendirmeyi ayrıca önemsiyorum. Bence “neo-liberalizm” geniş kitlelerce bir küfür olarak kullanılabilir. Zira bu kişilerin etraflıca analiz yapmak gibi bir dertleri yoktur. Hemen herkesin faşizmi “İtalyan milliyetçiliği” değil de bir kötüleme sıfatı olarak kullanması gibi. Neo-liberalizmin pejoratif şekilde kullanılmasında da bir beis görmüyorum; pek çok yere cebren ve hileyle giren, sistematik olarak kötülük üreten bir programın, muhtemelen gelecekteki kullanımı bu şekilde olacaktır.

Tartışmanın asıl odağına dönersek, sistemi incelemek için bakmamız gereken şeyleri kararlaştırmak gerekir. Denildiği gibi, bir beşli “ortak girişim grubu” mevcut ve hatırı sayılır kaynak doğrudan veya dolaylı olarak buraya aktarılıyor; dahası, vergilendirmede sayısız imtiyaz sağlanıyor. Buradan hareketle Esen’in ahbap-çavuş kapitalizmi tanısı gayet anlaşılabilir. Ancak bu yaklaşımın indirgemeci bir tarafının olduğu eleştirisinin, tamamen haksız olduğunu kim söyleyebilir? Kaldı ki, iktidar-sermaye ilişkisi tamamen bundan mı ibaret? Öte yandan toplumsal hayat bizi nasıl bir saptamaya götürür?

Eğitimde en yakındaki devlet okulundan başlayıp, istisnalar dışında yine devlet okulları arasında tercihle ilerleyen eğitim hayatı giderek tarihe karışıyor. Bunun yerini okul öncesinden başlayan özel eğitim kuruluşları ve kolejler alıyor. Sağlıkta da manzara pek farklı değil; hastaneden çok oteli andıran, ücreti mukabilinde lüksleşen özel hastanelerin sayısı ve kullanımı giderek artıyor.

Eğitim ve sağlık gibi iki önemli alanda özelleşme artıp, halk zenginleşmediğine göre bu durum, eklenebilecek pek çok farklı nedenle birlikte açıkça bir borçlanmayı ifade ediyor. Olmayan parasını temel ihtiyaçları için harcamaya çalışan ve sürekli borçlanan geniş kitleler, zengin-fakir arasındaki makasın daha da açıldığı anlamına geliyor. Sistem içi problemlerin de pandemi gibi sistem dışı problemlerin de tabana fatura edildiğini görüyoruz. Üstelik bu uygulamalarda sermayedarda yandaşlık aranmıyor, sermaye sahipliği yetiyor. İşsizlik fonu işveren için kullanılırken, OHAL’in nasıl bir anti-grev aracına dönüştürüldüğü ilk ağızdan ifade ediliyor.

Ayrıca küreselleşme ve teknolojik imkanlarla ilişkilendirebileceğimiz bazı durumlar söz konusu; hükumetlerce belirlenmeyen kendiliğinden oluşan bir iklim, sınırları aşarak yaşamımızı etkisi altına alıyor. Yüz yüze ilişkilerle aldığımız her türlü hizmeti veren ve kullanımı giderek artan mobil uygulamaların tamamı bu iklim kapsamında. Herhangi bir hobisini internette canlı yayınlayanlar, Instagram hikâyesinde ürün tanıtan veya satanlar, hattâ YouTube’da türlü kanalların sahibi/abonesi veya izleyicisi olan çocuklar, farkında olmadan bu ekonomik düzene dahil oluyor.

Dışarıda çok önceleri başlayan ve açıkça neo-liberal -ve hattâ kimine göre postmodern- niteliklere sahip internet yaşamı (sanal toplantılar, alıverişler-hizmetler, iletişim ve sosyalleşme v.b) Türkiye’de çok yenidir. İşin ilginç yanı bu yeni habitusun başlangıcı, Esen’in takriben Türkiye’de neo-liberalizmin sonlandığını iddia ettiği döneme rastlar. En azından bu yönüyle neo-liberalizm, Türkiye’de bittiği iddia edilen dönemde, bitmek şöyle dursun, aslında yeni bir faza geçmiş, daha da pekişmiştir.

Sonuç olarak;

Türkiye’de işleyişin neo-liberalizme uygun olup olmadığını sorgularken, öncelikle kıstaslarımızı belirlemek gerekir. İktidar ve sermaye ilişkisini ele alırsak, Esen’in iddiaları ancak bir parça anlaşılabilirse de bu ‘anlayış’ bir müddet sonra aşınmaya başlar. Sermayenin ayrıcalıklı konumu, daima yandaşlık şartı gerektirmez. Zira önü açılan kesim iş dünyasıyken, güçlüklerin yüklendiği taraf ise daha çok emekçi kitlelerdir. Sosyal yaşam açısından baktığımızda insanımızın homo economicusa evrildiğini, dolayısıyla neo-liberal havanın hiç olmadığı kadar pekiştiğini iddia edebiliriz. Tartışmada gözden kaçan ve belki de üstünde durulması gereken önemli noktalardan biri budur.

Meseleyi yerel olarak ele aldığımızda benzer bir durum söz konusu; taşradaki ahbap-çavuş ilişkisi bu süreçte ülke genelinde işlemeye başlamış, alt yapı üst yapıyı belirlemiştir. Bu açıdan mevcut otoriter rejimin, ülke siyasetinde farklı partiler ve yapılarla en az kırk yılını takip edebiliriz. Ayrıca şu anki durumumuzu, neo-liberalizmin yeni safhası yahut ahbap-çavuş kapitalizmi olarak belirlesek dahi bu tartışmasız olarak neo-liberalizmin sonucudur. Mevcut otoriterlik her ihtimalde neo-liberalizmin ürünüdür. İçerisinde bulunduğumuz durum ve neo-liberalizm birbiriyle kaçınılmaz olarak ilişkilidir.


1 https://twitter.com/berkesen/status/1319261210651623425

2 https://twitter.com/berkesen/status/1319262817141350403

3 https://twitter.com/berkesen/status/1319262818575749120

4 https://twitter.com/berkesen/status/1319262819955650560